“Akan kanın durmasını bin yıllık kardeşliğin yeniden tesis edilmesini, kim istemez?” Kim istemez? Kim istemez? Hı? Kim sitemez? Son günlerde hükümetin deyimi ile “Demokratik Açılım Projesi” ile ilgili yorumlar hep aynı beylik cümleyle açılıyor. Kim istemez? Kim istemez? Sonrası da yine bilindik şekilde devam ediyor, demogoji demogoji… Ne hükümet tarafından yapılmış analitik, tutarlı ve bir yerinden tutulacak bir yoruma rastladım, ne muhalefet tarafından.Aynı terrane sürüp gidiyor. Kim istemez? Kim istemez?…
Blogu takip edenler Obama’nın ilk başkan olduğu günlerdeki yorumumu hatırlarlar. Obama için ” Çağın, yönetim dehası mı, yoksa çağın halkla ilişkiler harikası mı?” diye sormuştum. Yüzyıllardır ezilen hor görülen ırkın içerisinden biri devletin en üst basamağına geçiyordu. Hem de babası müslüman. Eğer adam gerçekten özel biri değil ise ABD devleti bir taşla, kuş sürüsü vurmuştu. Burada bir virgül koyalım devam edeceğim.
İki ay kadar önce bir konferans sebebi ile Diyarbakır’daydım. Sohbet ettiğim kişilere Özal’ı sordum. Özal olsa bu işi çözerdi diyorlar. Nasıl çözerdi sorusunun cevabı kimsede yok. Yıllarca başbakanlık yaptı, sonra cumhurbaşkanlığı, çözüm yolunda ne gibi adımlar attı? Cevap yok. Peki bölge halkı Özal’ı niye seviyor? Özal’ın tılsımı neydi? Virgül koyalım devam edelim.
Diyarbakırlı’ya AKP’nin neden Güneydoğu’da oy kaybettiğini sordum. Oysa ki daha önce bölge için bu ölçüde açılım yapan olmamıştı. “Tayyip verdiği sözleri tutmadı. Bizi adam yerine koymuyor. ” Peki TRT Şeş? “Farketmez adamlara (DTP) randevu bile vermiyor. Benim temsilcimi tanımayanı, ben de tanımam. Virgül…
Yıllardır bir kısım aydın! sorunun çözümün ekonomik olduğunu, yöre halkı zenginleşirse terörün biteceğini söylüyor. Oysa eski Yugoslavya ve SSCB’ye bakıldığında ülkelerden ilk kopanların en üst gelir seviyesindeki topluluklar olduğu görülecektir. Dışarı gitmeye de gerek yok. “Bölgeye fabrika kuralım insanların karnı doysun, silah bırakırlar” diyenler Osmanlı’ya karşı Bulgar ve Yunan isyanlarını inceleyebilirler. Yani bu iş sadece aş ve iş ile çözülmüyor. Virgül…
Yöre halkının önemli bir kısmı bu işin çözümünü ordunun istemediğini söylüyor. Çünkü bölgede ne atılan merminin hesabı soruluyor, ne de bölgede görev yapan askerin maaşının. Bu bölge halkının görüşü. Ordunun çözüm istemediğini söyleyen bir kısım İstanbul aydının düşüncesi ise; Ortadoğu’da, İsrailin Arap diktatörlerinin iktidarlarını kuvvetlendirmedeki rolünün, bölgede PKK tarafından oynandığı ve halkın sürekli korku halinde kalırsa ordusuna daha çok bağlanacağı yönünde… Bush’un yaptığı gibi halk korkutulursa mevcut iktidara sorgusuz sualsiz bağlanır. Virgül…
Virgülleri toparlayıp hayli uzayan yazıyı, noktayalım isterseniz. Bu toparlamayı yaparken Türkiye Cumhuriye’tinin üç bin yıllık bir devlet geleneğine sahip olduğu ve gerçekten işini bilen devlet adamları tarafından yönetildiğini varsayarak yapıyorum. Olur da açılım patlayıp, ellerine yüzlerine bulaştırırlarsa; ben bilmem.
Bölge halkının devletle olan temel problemi aidiyet meselesi…Güneydoğulu devleti kendi devleti gibi görmüyor. Başka bir bakış açısı ile devleti kendisine zulüm edip az maaş veren patron gibi görüyor. Bu yüzden patrona verdiği zarar umrunda değil. Birisinin şirketin sahibin kendileri olduğunu Kürtlere söylemesi lazım. İşte devlet, şu anda bunu yapıyor. ABD’de Obama ile yapılanı Türkiye’de demokratik açılım projesi ile yapıyor. Nitekim güneydoğunun Özal’ı sevmesinin temel nedeni de kendilerine yakın hissetmeleri, Özal’ın konuyu çözmek için herşeyi konuşuruz demesiydi. Sonuçta Özal güneydoğu’da oyları düşen AKP’nin onda biri kadar bile somut adımı, bölge için atmamıştı. Zaten Özal size ne yaptı sorusuna bu yüzden cevap veremiyorlar. Bölgede Özal halkı devlete bağlayan bir umsurdu lakin devlet bölgeye kollarını açmadı.
Şimdi demokratik açılım projesi ile yapılmak istenen bu olsa gerek. Bu yüzden Beşir Atalay, görüş babam görüşecek böyle… Eee ne açtınız? Artık analar ağlamasın, bin yıllık kardeşiliğin tesis edilmesini kim istemez? Bölge insanı da bakacak ki devlet benim devletim. Bu çerçevede Diyarbakır ceza evi kapatılır, Kürtçe seçmeli ders olarak okullarda okutulur, Mardin’de Kürt dili ve Edebiyatı bölümü açılır, siyasi davalardan yurtdışında olan Kürtlere iade-i itibar edilir, bölgede ekonomik yatırımlara hız verilir vs. vs. Yani yapılan halkla ilşkiler çalışması… Tabiki böyle bir açılıma MGK’dan destek çıkacak şaşılacak ne var? Bu açılımın halka bakan tarafı, bir de işin siyasi tarafı ve orduya bakan yanı var. Siyasi tarafına gelirsek; devlet kendi eli ile DTP’yi güçlendirmeye çalışıyor. Hareketin siyasi tarafı ne kadar güçlenirse terör tarafı, o kadar zayıflar. Terör olmadan da, siyasi olarak çağın gereklerine yönelik hiçbir somut politika üretmeyen DTP ayakta kalamaz, silinir gider. Nitekim sadece yaptığı hizmet çerçevesinde DTP belediyeleri oylansa hangisi tekrar seçilir. Gidin Diyarbakır’a. Sokak dökülüyor, şehir perişan, alt yapı üst yapı yok. Zaten DTP’nin Öcalan muhatap alınmalı çırpınışlarının sebebi de bu… Devlet belden aşağı vurmayı önlemek için açılın tüm insiyatifini elinde bulundurmaya çalışıyor. Bu da ancak muhataplarınız siyasetçilerse olur. Sonuç olarak da, “Ben açılım yaparsam terör örgütü ile istişare etmem. Bir siyasi parti olarak ancak sizinle görüşürüm” diyor. Bu da işin siyasi tarafı…
Orduya bakan tarafa gelince; Bölge halkının “Göneydoğudaki ranttan dolayı asker bu işin birmesini istemiyor” tezine destek çıkarcasına her geçen gün Ergenekon örgütü’nün PKK ile yeni bağlantıları su yüzüne çıkıyor. Nitekim Erdoğanın aylar önce DTP ile randevu tarihinden birgün önce yola döşenen mayın patladı ve 4 asker şehit oldu. Erdoğan randevuyu iptal etti. Geçtiğimizgünlerde mayınları biz döşedik komutanım diye telefon konuşmaları medyada yer buldu. Bölge halkının burada yanılgıya düştüğü konu bu bu işin bitmesini istemeyen ordu değil, belki ordu içinde bir zümre ve bu zümre tasviye edilecek. (Bkz. Başbuğun generaleri de arkasına alarak yaptığı basın toplantısı) Bu noktada Ordunun tutumunu sanırım en iyi kışla kapısındaki yazı özetliyor. “Üzerimize kılıç çekilmedikçe, vatanımıza girilmedikçe, milletimiz cefa çekmedikçe, bizden kimsey zarar gelmez” zaten son MGK’da tatsızlık çıkmaması da bu yapıcı tutumun eseri. Ordunun terör korkusundan güç aldığı tezine gelince bunun cevabını da Başbuğ Zafer bayramına damgasını vuran ve bizzat kendisinin kullanılmasını istediği sloganda saklı ” Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” açıklarken de ”ülke ne kadar güçlü ise biz o kadar güçlüyüz”diyor. Başka dayanağa gerek yok.
Bana göre Demokratik Açılım Projesi’nin açılımı budur. İyi yönetilirse sorunun önümüzdeki beş yıllık süreçte büyük oranda çözülmesini sağlar. Tabiki başta söylediğim gibi akil adamların yönettiği üçbin yıllık bir devlet kültürüne sahip bir ülkede yaşadığımızı düşünerek, bu analizi yapıyorum.
NOT: Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus anadilde eğitimdir. Zaten ailelerinden doğru dürüst Türkçe öğrenmeyen çoculara, bir de okulda Kürtçe eğitim verirseniz. Bu ülke insanlarını bırakın bir arada tutmayı birbirlerine anlamayan yabancılar haline getirirsiniz. Bu noktada bizim sözde aydınlar “yok Güney Afrika’da 11 resmi dil varmış, yok Belçika’da kaç dil var, yok bilmem ne ” gibi cahilce örnekler veriyorlar. Biz herhalde Avrupa ortasında ufak bir prensliğiz ve bu işi de demokrasinin sınırlarını insanlık adına ne kadar genişletebiliriz diye yapıyoruz. Ya böyle görüyorlar, ya da ne kadar sınırları zorlasam o kadar aydın olurum diye düşünüyorlar. Oysa bu iş bu kerteye gelirse DTP’nin yıllardır savunduğu bölgesel özerkliğe kadar gider. Bu da böyle biline…
İster çalışan olsun, ister yönetici, şirketleri ileriye taşıyan doğru kişiler vardır. Bu insanlar her kademede çalıştıkları şirketlere normal çalışanların çok üstünde katkı sağlarlar. Peki kimlerdir bu doğru kişiler? Onları özel kılan temel özellikler nelerdir?
Citroen; reklamında güç, sağlamlık ve performansı bir arada segileyen bir robot kullandı ki özellikle erkek tüketiciler buna bayıldı.
izleyin. Normal şartlarda dört beş yaşında bir çocuk, böyle bir durumla karşılaşsa korkudan altına işer ve herhalde bütün hayatını etkileyecek ciddi bir travma yaşar. Aslına bakarsanız Vestel’de bunu kabul ediyor olacak ki; robot gözlüğü silerken, robotun göğsündeki ekrana, aslında normal bir durumda çocuğun vereceği tepkiyi yansıtıyor 

Kardeşinin boynunda bıçak, dört beş yaşında bir yavrucak, yağmur yağmur ağlıyor. Dilinde Kelimeler, kulak zarına sıcak kurşun kelimeler, gören göze paslı hançer kelimeler, kalbe yük kelimeler.
Pazar günleri, gerçekle hayalin arasındaki perdenin inceldiği, dıştan ziyade için imarı ile uğraşılan; durgun akan bir nehrin aheste hareketi gibi, ruhun, zaman içinde aktığı günlerdi. Kah geleceğin planlandığı, kah geçmişin hatıralarının tüllendiği günler… Bu pazarın da diğerlerinden bir farkı yoktu. Üstelik
Nuran YILDIZ’DAN sosyal devlet üzerine, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir yazı aynen aktarıyorum.
2001′ in sonlarıydı sanırım. Stratejik Derinlik isimli dış politika üzerine yazılmış, hacimli kitabı bitirdiğimde yazarına karşı hissetiğim; tam anlamıyla hayranlık olmuştu. Müthiş bir entellektüel birikim ve keskin bir zeka… O zaman “Allahım şu adam bizim dışişlerinde olsa ne olur” diye dua ettiğimi hatırlıyorum.
Eskiler büyük adamlar için ‘zamanın çocuğu’ derlerdi. Yani bu kişilerin içerisinde yaşadıkları zaman ve kader şartları öğle düzenliyor ki ortaya kahramanlar çıkıyor. Mesela kapitalizm olmasaydı Marx sıradan bir ekonomistten , kominizm hoş bir fantaziden öteye gider miydi? Ülke düşman işgaline düşmeseydi, Atatürk yine Atatürk olur muydu? İkinci dünya savaşı ve sonrasında getirdikleri olmasaydı; Churchill’in Blairden, De Gaulle’ün Sarkozy’den farkı kalır mıydı?
Satışın ilk ve en önemli kurallarından bir tanesi satışçının ürün hakkında yeterli bilgiye sahip olmasıdır. Satışçı, ürün hakkında sorulan sorulara, ne kadar doyurucu cevaplar verebiliyorsa satınalmayı yapan kişi ile arasında o kadar sağlam bir güven köprüsü kurar. Güven satış getirir.
Farkedilmek; yaşam adına birçok kapının anahtarı, pazarlamacıların ise değişmez ezberi….
Yukarıda Ergenekon Terör Örgütünün yapılanma şeması bulunmaktadır. Şemanın yapsını biraz açmak ve örgüt yapısını yönetimsel bazda incelemek istiyorum.
Yapılan araştırmalara göre; aldığı üründen şikayetçi olan ve bu şikayeti ciddi bir şekilde değerlendirilip, problemi çözülen müşteri, hiç şikayet etmeyen müşteriye göre, hizmet aldığı firmaya üç kat daha sadık oluyor.
Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük halkla ilişkiler operasyonu dün başarı ile sonuçlandırıldı. Obama başkan oldu.
Üç yüz yıl… Künde üstüne künde, künde üstüne künde …bir un çuvalı gibi yerde yatıyorum. Terim, kanıma karışmış. Merhamet dileyen gözlerle rakibime bakıyorum. Bir tükürük attıyor üzerime. Çürük bir domatesi ezer gibi dağılmış suratıma basıyor. Daha bir şey hatırlamıyorum. Bayılmışım. Yüzümde salak bir gülümseme…
Hayat üzerime çok geldiği zaman beni rahatlatan, yüzümdeki bulutları dağıtan bir cümle vardır. ” Hayatımın en güzel gününü henüz yaşamadım. ” ne kadar sıkıntıda olursam olayım, bu cümleyi söylediğimde sanki ruhuma bir pencere açılır ve ben bu pencereden nefes alırım.
Gandhi toplumların sosyal yapısını bozan 7 büyük günahı şöyle sıralıyor.
*Oraya gitme demedim mi sana,
Bu topraklarda güneş, bin yıldır bayram sabahlarına doğuyor. Bu bayram yine doğacak. Biraz hüzünlü, biraz mutlu karşılayacağız bayramı. Hüznümüz ülkemizin içinde bulunduğu kriz durumundan, mutluluğumuz ise umudumuz olan genç nüfusumuzdan… Bayramlık ayakkabı alamadığı için kızının gözlerine bakamayan baba, hüznümüz olurken, o kız çocuğunun gözlerindeki pırıltı umudumuz olacak.
Neden kısır siyasi çekişmeler içerisindeyiz? Ülkeyi yönetenlerin tartıştıkları konulara bakar mısınız?
Örneklendirelim isterseniz. Günümüzde ölçecek mezure bulursak, Fatih’in ve Atatürk’ün entellektüel çapını ölçelim.
Atatürk’e gelirsek yaklaşık dörtbin kitap okuduğunu biliyoruz. Yaşamı boyuca savaş cepheleri dahil olmak üzere kitap okumayı hiç bırakmamamıştır. Almanca ve Fransızca biliyordu. Nutuğun dışında yazdığı yedi kitabı vardır. Özellikle son dönem Avrupalı düşünürlerin fikirlerine vakıftı. Tarihin alanında zengin bir kütüphanesinin olduğunu da malumumuzdur.
Kanuni devrinde yalnız yaşıyan ihtiyar bir kadının, gece evine hırsız girer. İhtiyar basar feryadı. Ne yaparlarsa kadını susturamazlar. Padişahla görüşeceğim der, başka bir şey demez. Olay padişahın kulağına kadar gider ve ihtiyar kadını huzuruna çağırır. Kadının huzura gelmesi ile bağırıp çağırması bir olur,biraz da yaşının verdiği rahatlıkla ağzına ne gelirse, söyler sultana. Evinin soyulması sebebi ile sürekli padişahı suçlar. O kadar ileri gider ki gören ihtiyarın evini padişah soydu zannedecek! Sabır taşı çatlayan padişah:
Gazze’de yılbaşı sabahı…
Kriz dönemlerinde nasıl bir pazarlama stratejisi izlenmeli?
M.S. 454 ‘te yani Roma imparatorluğunun son dönemlerinde yıllın 200 günü resmi olarak tatil ilan edilmişti. Bu 200 günün 175′inde Gladyatör oyunları vardı. Bu şiddet eğlenceleri o haldeydi ki, bunları finanse edemeyen hiçbir imparatorun Roma’da barınmasına imkan yoktu. Bu oyunlar Roma’nın başka kentlerinde de yapılıyordu. Örneğin Vandallar Kuzey Afrika’da önemli bir Roma kenti olan Hippo’ya saldırırken surlardaki yaralı askerlerin iniltilerinin sirkteki seyircilerin uğultularına karıştığı anlatılmıştır. SEYİRCİLER YAKIN ÖLÜM TEHLİKESİ ANINDA BİLE EĞLENCEYLE DAHA FAZLA İLGİLENİYORLARDI. BU DURUM, KÖLELİĞİN, ASALAKLIĞIN, VE TİRANLIĞIN MÜŞTEREKEN YARATTIĞI BİR PATOLOJİK DURUMDU.