Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

AÇILIM…

“Akan kanın durmasını bin yıllık kardeşliğin yeniden tesis edilmesini, kim istemez?” Kim istemez? Kim istemez? Hı? Kim sitemez? Son günlerde hükümetin deyimi ile “Demokratik Açılım Projesi”  ile ilgili yorumlar  hep aynı beylik cümleyle açılıyor. Kim istemez? Kim istemez? Sonrası da yine bilindik şekilde devam ediyor, demogoji demogoji… Ne hükümet tarafından yapılmış analitik, tutarlı ve bir yerinden tutulacak bir yoruma rastladım, ne muhalefet tarafından.Aynı terrane sürüp gidiyor. Kim istemez? Kim istemez?…

Blogu takip edenler Obama’nın ilk başkan olduğu günlerdeki yorumumu hatırlarlar. Obama için ” Çağın, yönetim dehası mı, yoksa çağın halkla ilişkiler harikası mı?” diye sormuştum.  Yüzyıllardır ezilen hor görülen ırkın içerisinden biri  devletin en üst basamağına geçiyordu. Hem de babası  müslüman. Eğer adam gerçekten özel biri değil ise ABD devleti bir taşla, kuş sürüsü vurmuştu. Burada bir virgül koyalım devam edeceğim.

İki ay kadar önce bir konferans sebebi ile Diyarbakır’daydım. Sohbet ettiğim kişilere Özal’ı sordum. Özal olsa bu işi çözerdi diyorlar. Nasıl çözerdi sorusunun cevabı kimsede yok. Yıllarca başbakanlık yaptı, sonra cumhurbaşkanlığı, çözüm yolunda ne gibi adımlar attı? Cevap yok. Peki bölge halkı Özal’ı niye seviyor? Özal’ın tılsımı neydi? Virgül koyalım devam edelim.

Diyarbakırlı’ya AKP’nin neden Güneydoğu’da oy kaybettiğini sordum. Oysa ki daha önce bölge için bu ölçüde açılım yapan olmamıştı. “Tayyip verdiği sözleri tutmadı. Bizi adam yerine koymuyor. ” Peki TRT Şeş? “Farketmez adamlara (DTP) randevu bile vermiyor. Benim temsilcimi tanımayanı, ben de tanımam. Virgül…

Yıllardır bir kısım aydın! sorunun çözümün ekonomik olduğunu, yöre halkı zenginleşirse terörün biteceğini söylüyor.  Oysa eski Yugoslavya ve SSCB’ye bakıldığında ülkelerden ilk kopanların en üst gelir seviyesindeki topluluklar olduğu görülecektir. Dışarı gitmeye de gerek yok. “Bölgeye fabrika kuralım insanların karnı doysun, silah bırakırlar” diyenler Osmanlı’ya karşı Bulgar ve Yunan isyanlarını inceleyebilirler.  Yani bu iş sadece aş ve iş ile çözülmüyor. Virgül…

Yöre halkının önemli bir kısmı bu işin çözümünü ordunun istemediğini söylüyor.  Çünkü bölgede ne atılan merminin hesabı soruluyor, ne de bölgede görev yapan askerin maaşının. Bu bölge halkının görüşü. Ordunun çözüm istemediğini söyleyen bir kısım İstanbul aydının düşüncesi ise; Ortadoğu’da, İsrailin Arap diktatörlerinin iktidarlarını kuvvetlendirmedeki rolünün, bölgede PKK tarafından oynandığı ve halkın sürekli korku halinde kalırsa ordusuna daha çok bağlanacağı yönünde… Bush’un yaptığı gibi halk korkutulursa mevcut iktidara sorgusuz sualsiz bağlanır. Virgül…

Virgülleri toparlayıp hayli uzayan yazıyı, noktayalım isterseniz. Bu toparlamayı yaparken Türkiye Cumhuriye’tinin üç bin yıllık bir devlet geleneğine sahip olduğu ve gerçekten işini bilen devlet adamları tarafından yönetildiğini varsayarak yapıyorum. Olur da açılım patlayıp, ellerine yüzlerine bulaştırırlarsa; ben bilmem. 

Bölge halkının devletle olan temel problemi aidiyet meselesi…Güneydoğulu devleti kendi devleti gibi görmüyor. Başka bir bakış açısı ile devleti kendisine zulüm edip az maaş veren patron gibi görüyor. Bu yüzden patrona verdiği zarar umrunda değil. Birisinin şirketin sahibin kendileri olduğunu Kürtlere söylemesi lazım. İşte devlet, şu anda bunu yapıyor. ABD’de Obama ile yapılanı Türkiye’de demokratik açılım projesi ile yapıyor. Nitekim güneydoğunun Özal’ı sevmesinin temel nedeni de kendilerine yakın hissetmeleri, Özal’ın konuyu çözmek için herşeyi konuşuruz demesiydi. Sonuçta Özal güneydoğu’da oyları düşen AKP’nin onda biri kadar bile somut adımı, bölge için atmamıştı. Zaten Özal size ne yaptı sorusuna bu yüzden cevap veremiyorlar.  Bölgede Özal halkı devlete bağlayan bir umsurdu lakin devlet bölgeye kollarını açmadı.  

Şimdi demokratik açılım projesi ile yapılmak istenen bu olsa gerek. Bu yüzden Beşir Atalay, görüş babam görüşecek böyle… Eee ne açtınız? Artık analar ağlamasın, bin yıllık kardeşiliğin tesis edilmesini kim istemez? Bölge insanı da bakacak ki devlet benim devletim. Bu çerçevede Diyarbakır ceza evi kapatılır, Kürtçe seçmeli ders olarak okullarda okutulur, Mardin’de Kürt dili ve Edebiyatı bölümü açılır, siyasi davalardan yurtdışında olan Kürtlere iade-i itibar edilir,  bölgede ekonomik yatırımlara hız verilir vs. vs.  Yani yapılan halkla ilşkiler çalışması… Tabiki böyle bir açılıma MGK’dan destek çıkacak şaşılacak ne var?  Bu açılımın  halka bakan tarafı, bir de işin siyasi tarafı ve orduya bakan yanı var. Siyasi tarafına gelirsek;  devlet kendi eli ile DTP’yi güçlendirmeye çalışıyor. Hareketin siyasi tarafı ne kadar güçlenirse terör tarafı, o kadar zayıflar. Terör olmadan da, siyasi olarak çağın gereklerine yönelik hiçbir somut politika üretmeyen DTP ayakta kalamaz, silinir gider. Nitekim sadece yaptığı hizmet çerçevesinde DTP belediyeleri oylansa hangisi tekrar seçilir. Gidin Diyarbakır’a. Sokak dökülüyor, şehir perişan, alt yapı üst yapı yok. Zaten DTP’nin Öcalan muhatap alınmalı çırpınışlarının sebebi de bu… Devlet belden aşağı vurmayı önlemek için açılın tüm insiyatifini elinde bulundurmaya çalışıyor. Bu da ancak muhataplarınız siyasetçilerse olur. Sonuç olarak da, “Ben açılım yaparsam terör örgütü ile istişare etmem. Bir siyasi parti olarak ancak sizinle görüşürüm” diyor. Bu da işin siyasi tarafı…

Orduya bakan tarafa gelince; Bölge halkının “Göneydoğudaki ranttan dolayı asker bu işin birmesini istemiyor” tezine destek çıkarcasına her geçen gün Ergenekon örgütü’nün  PKK ile yeni bağlantıları su yüzüne çıkıyor. Nitekim Erdoğanın aylar önce DTP ile randevu tarihinden birgün önce yola döşenen mayın patladı  ve 4 asker şehit oldu. Erdoğan randevuyu iptal etti. Geçtiğimizgünlerde mayınları biz döşedik komutanım diye telefon konuşmaları medyada yer buldu. Bölge halkının burada yanılgıya düştüğü konu bu bu işin bitmesini istemeyen ordu değil, belki ordu içinde bir zümre ve bu zümre tasviye edilecek. (Bkz. Başbuğun generaleri de arkasına alarak yaptığı basın toplantısı) Bu noktada Ordunun tutumunu sanırım en iyi kışla kapısındaki yazı özetliyor. “Üzerimize kılıç çekilmedikçe, vatanımıza girilmedikçe, milletimiz cefa çekmedikçe, bizden kimsey zarar gelmez” zaten son MGK’da tatsızlık çıkmaması da bu yapıcı tutumun eseri. Ordunun terör korkusundan güç aldığı tezine gelince bunun cevabını da Başbuğ Zafer bayramına damgasını vuran ve bizzat kendisinin kullanılmasını istediği sloganda saklı ” Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” açıklarken de ”ülke ne kadar güçlü ise biz o kadar güçlüyüz”diyor. Başka dayanağa gerek yok.

Bana göre Demokratik Açılım Projesi’nin açılımı budur. İyi yönetilirse sorunun önümüzdeki beş yıllık süreçte büyük oranda çözülmesini sağlar. Tabiki başta söylediğim gibi akil adamların yönettiği üçbin yıllık bir devlet kültürüne sahip bir ülkede yaşadığımızı düşünerek, bu analizi yapıyorum. 

NOT: Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus anadilde eğitimdir. Zaten ailelerinden doğru dürüst Türkçe öğrenmeyen çoculara, bir de okulda Kürtçe eğitim verirseniz. Bu ülke insanlarını bırakın bir arada tutmayı birbirlerine anlamayan yabancılar haline getirirsiniz.  Bu noktada bizim sözde aydınlar “yok Güney Afrika’da 11 resmi dil varmış, yok Belçika’da kaç dil var, yok bilmem ne ” gibi cahilce örnekler veriyorlar.  Biz herhalde Avrupa ortasında ufak bir prensliğiz ve  bu işi de demokrasinin sınırlarını insanlık adına ne kadar genişletebiliriz diye yapıyoruz. Ya böyle görüyorlar, ya da ne kadar sınırları zorlasam o kadar aydın olurum diye düşünüyorlar.  Oysa bu iş bu kerteye gelirse DTP’nin yıllardır savunduğu bölgesel özerkliğe kadar gider. Bu da böyle biline…

Doğru Kişi

home-pageİster çalışan olsun, ister yönetici, şirketleri ileriye taşıyan doğru kişiler vardır. Bu insanlar her kademede çalıştıkları şirketlere normal çalışanların çok üstünde katkı sağlarlar. Peki kimlerdir bu doğru kişiler? Onları özel kılan temel özellikler nelerdir?

Jim Colins  ”How The Mighty Fall” adlı kitabında  buna değiniyor. 

  • Doğru kişiler şirketin temel değerlerine uygundur.
  • Doğru kişiler çok sıkı bir biçimde yönetilmek istemezler.
  • Doğru kişiler işlerinin olduğunu değil sorumluluklarının olduğunu düşünürler.
  • Doğru kişiler sözlerini tutarlar.
  • Doğru kişiler şirketin hedeflerini gerçekleştirmesi konusunda hırslıdırlar.
  • Doğru kişiler mütevazıdırlar.   

Maddeler o kadar net ve güzel ki!  İlk üç madde kariyer basamaklarında hızla yükselmek isteyen, son üç madde ise iyi bir lider olmak isteyenler için rehber niteliğinde… Bir cümlede benden olsun.

” Doğru kişiler bitmeyen bir pozitif enerji ile çalışırlar ve bu enerjiyi çevrelerine cömertçe yayarlar”

Yazmak…

Yazmak, aynanın kendini görmesi…

Zor Diplomasi, Zor Savaş

Gücü size denk olan, dost komşularla diplomasi yürütmek ya da gücü tahmin edilen düşman ile savaş yapmak kolaydır. Zor olan diplomasi gücü size denk olmayan dostlarla ve aranızda gerginlilk olan  komşularınızla yürüttüğünüz diplomasidir. Diğer yandan zor savaş ise; gücü tam bilinmeyen düşmanla ya da aniden saf değiştirerek düşmanınız haline gelmiş dost bilinen müttefiğinizle yaptığınız savaştır. Bu çerçeveden değerlendirdiğimizde; Türkiye’nin diplomatik başarısı Pakistan ve Çin ile yürütülen ilişkilerde değil, Yunanistan’la, Suriye’yle, İran’la, ABD ve Almanya’yla yürütülen ilişkilerde belli olur.

Ahmet DAVUTOĞLU Stratejik Derinlik

Neden kaybedilir?

Kafamı uzun süredir kurcalayan bir soru var.  Kanaatimce cevabı bulunduğu taktirde  hem beni, hem de cevabı bilen herkesi hayatı boyunca zengin ve mutlu yaşatacak bir soru… Tarihin böyle oluşunun hikmetini çözen soru… Cevabını almanın bedeli ömür olan bir soru…

 Neden kaybetti?

Roma neden dünyanın üçte birini ,  Osmanlı neden üç kıtanın hükümranlığını,  Bizans neden İstanbul’u, Türkiye neden 12 adaları, Müslümanlar niçin medeniyet yarışını, çalışanlar neden işini, FB neden şampiyonluğu, öğrenci niçin ÖSS’yi, Saddam niye iktidarını, Araplar niçin ortadoğudaki savaşı kaybetti ?

 Başına, şahsi hayatımızdan yola çıkıp insanlık tarihine kadar uzanan bir çizgide farklı nesneler ekleyerek sorabileceğimiz bir soru: Neden kaybetti(k)?

Aciz aklımla şöyle bir kanıya vardım; bilmem ne dersiniz?

“Neden kaybettik?” sorusunun cevabını bulabilmek için,  öncelikle yanıtı daha basit olan bir soruyu cevaplamamız gerekiyor. “Ne zaman kaybettik?”

Çünkü kişisel tarihimize ya da devletler tarihine baktığımızda genelde çöküşler, kayıplar büyük zaferlerin ardından geliyor. Her zafer içerisinde zehirli bir çöküş tohumu barındırıyor.

Yollar yokuş ve zor, alınlar boncuk boncuk terli, bağırda ciğer kebap, eller çelik kelepçe misali birbirine kenetli… Azimle işin derdini çekiyor olma…

Sonra kış bitiyor, kriz bitiyor, parasızlık bitiyor, düşman yeniliyor, kupa alınıyor, yarışma kazanılıyor, İstanbul feth olunuyor,  üniversite kazanılıyor, şirket para basıyor, yorgun sabahlara karışan, uykusuz gecelerin sonu geliyor. 

Çok sürmüyor kazanılan başarının sarhoşluğu ile çekilen sıkıntıların ağırlığının unutulması.  İnsan garip yaratık, kendi geçmişini sinemada film seyreder gibi hatırlıyor.  Mısır yeme rahatlığında, andığı oluyor geçmiş sıkıntılarını.

Kazandımmm. Oldummmmm.  Başardımmmmm. Sırtım yere gelmezzzzzz.  Ve  insan kaybetti!

Sonra duraklama, heyacan kaybı, yapılan işi küçümseme ve duran suyun bulanıklaşması gibi kokuşma başlıyor ve tekrar çöküş, tekrar hezimetler. 

Gariptir ama savaşlar yokuşta değil, düzlüklerde kaybediliyor.

Neden kaybettimin cevabı da burada sanırım. Ben ne zaman kaybettimin cevabında; aşkın, şevkin, hamle ruhunun kaybolduğu zaman(aşk şevk ve hamle ruhu kaybolduğu için).

Arçeliğin ÇELİK ROBOT ile başladığı daha sonra Citroen’in C4 modeli için kullandığı robot fikrini yeni reklamlarında Vestel’de kullanıyor.vhyjr

Arçeliğin Çelik robotunun tüketiciye verdiği temel mesajlar şunlardı. Bu marka yüksek teknoloji barındırır ancak teknolojinin soğuk yüzünden öte, size bir dostun sıcaklığı ile yaklaşır. Reklam başarılı oldu. Arçelik tüketici gözünde istediği yere konumlandı.

citroenCitroen; reklamında güç, sağlamlık ve performansı bir arada segileyen bir robot kullandı ki özellikle erkek tüketiciler buna bayıldı.

Gelelim Vestel’e… Şimdi ben reklamı anlatayım, yorumu siz yapın.

Reklamın başında ufak, sevimli bir çocuk duvardaki Vestel LCD’den çizgi film izliyor; Lakin gözlükleri kirlenmiş ve net göremiyor. Annesine;

- Anne bu televizyon net göstermiyor diyor.

Annesi:

-Yayındandır.

Sonra duvardaki LCD mekanik sesler çıkararak dev, siyah korkunç bir robota dönüşüyor. :) Abartmıyorum. Dikkatli untitledfyhdyizleyin. Normal şartlarda dört beş yaşında bir çocuk, böyle bir durumla karşılaşsa korkudan altına işer ve herhalde bütün hayatını etkileyecek ciddi bir travma yaşar. Aslına bakarsanız Vestel’de bunu kabul ediyor olacak ki; robot gözlüğü silerken, robotun göğsündeki ekrana, aslında normal bir durumda çocuğun vereceği tepkiyi yansıtıyor :)   Burada da ciddiyim dikkatli bakın.

Neyse, daha bir şey demeyeceğim.Reklamın son repliği ile bitirelim.

Anne:gff

-Eee nedir sorun?

Çocuk:

-Şoyun mu? ne Şoyunu?

resim11

Elbet Dokunur

Soğuk çeliğin keskin ucu minik bebeğin boğazına, greyderin dev kepçesi derme çatma gecekondunun çatısına dokunur. 

- Evimize dokunmayın yoksa keserim!!!

bfxKardeşinin boynunda bıçak,  dört beş yaşında bir yavrucak, yağmur yağmur ağlıyor. Dilinde Kelimeler, kulak zarına sıcak kurşun kelimeler, gören göze paslı hançer kelimeler, kalbe yük kelimeler.

- Ama niye bizim evimizi yıkıyosunuz biz nerede oturalım?

Minik eller, ıslak gözlere dokunuyor. Yaşlar sıcak ete düşen kezzap misali milletin vicdanınına yağıyor.

………………………………………………………………

Paşaya dokunulmaz!

Profesöre dokunulmaz!

Milletvekiline dokunulmaz!

Çok zenginse hırsıza dokunulmaz!

Yeteri kadar parası ve iktidarı varsa bu meslek mensuplarından suçlu çıkmaz. Kim çıkar derse onun yedi sülalesine dokunulur.

……………………………………………………………..

Minik eller, ıslak gözlere dokunuyor. Yaşlar sıcak ete düşen kezzap misali milletin vicdanınına yağıyor.  Binlerce temiz el açılıyor ve dualar  göğün eteklerine dokunuyor.

Ey Servet ve iktidarları ense ve göbekleri kadar katmerli dokunulmazlar.  Hiç bir zulüm ilelebet gitmez, GÜN OLUR GARİBANIN AHI DOKUNUR.

Eski zamanların birinde otlağın birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Aynı otlağı onlarla paylaşan aslanlar, rahat bırakmazlarmış öküzleri. Karınları acıktıkça saldırırlarmış öküzlere. Öküzler de kolay yutulacak lokma değilmiş hani. Bir araya gelip sivri boynuzlarını aslanlara karşı çeviridilermi, ne mümkün yanlarına yanaşmak?

Gel zaman, git zaman aslanlar, öküz avlayamaz olmuşlar. Artık tavşanlarla, tarla fareleri ile karın doyururlarmış. Koskoca aslan… Doyar mı tarla faresi ile? Zayıflayıp, güçten düşmüşler. Bir deri bir kemik kalmışlar.

Otlağı terketmeye karar vermişler. Tam toplanıyorken, içlerinden en zayıfı ama en zekileri olan topal aslan ‘Bana biraz müsade edin, şu öküzlerin başı olan, boz öküzle bir konuşayım’ demiş ve elinde beyaz bir bayrakla sürünün boz öküzün yanına gitmiş.

-Öküz kardeş; biz aslanlar aslında çok barışsever bir milletiz. Niyetimiz sizinle beraber barış içerisinde yaşamak, ancak içinizde şu sarı öküz yok mu? Bütün suç onda… O parlak rengi ile iştahımızı kabartıp size saldırmamıza sebep oluyor. Verin onu bize bizim istediğimiz olsun, sizde bu iştah kabartan öküzden kurtulup rahat edin.

Topal aslanın bu teklifine benekli yaşlı öküz şiddetle karşı çıkmış. Lakin sözünü dinletememiş. Öküzler sürünün rahatı için sarı öküzü feda etmeye karar vermişler. Sarı öküz feryat figan etmiş. Ne çare? Aslanlara teslim edilmiş. 

Gel zaman git zaman aslanlar yine acıkmış ve topal aslan elinde beyaz bayrakla yine öküzlerin yanına gitmiş. Barıştan kardeşlikten dem vurduktan sonra;

-Bizim sizle bir derdimiz yok ancak şu uzun kuyruklu öküz yok mu? Ne oluyorsa onun yüzünden oluyor. Kuyruğunu öyle sallıyor ki ister istemez iştahımız kabarıyor. Bize verin onu. Siz de kurtulun biz de…

Öküzler bu sefer de sürünün huzuru için uzun kuyruklu öküzü feda etmişler. Ve bu şekilde günler gelip geçmiş. Aslanlar her seferinde gelip bir öküzü alıp gidiyorlarmış ve her öküzden sonra daha güçlü ve daha küstah oluyorlarmış. Öküz topluluğu bir süre sonra acınacak hale düşmüş.

Bir gün genç bir öküz topluluğun başı olan boz öküze,  zamanında lehlerine giden bu savaşı ne zaman ve nasıl kaybettiklerini sormuş. Boz öküze bir hüzün çökmüş. Gözleri bulut bulut olmuş ve şöyle demiş;

-Biz bu savaşı sarı öküzü aslanlara teslim ettiğimizde kaybettik.

İsrail sorununu düşününce aklıma bu hikaye geliyor. Umarım bir gün Araplar da sorar;

“Biz bu savaşı ne zaman ve neden kaybettik?”

rain_theme_by_sielojramuPazar günleri, gerçekle hayalin arasındaki perdenin inceldiği, dıştan ziyade için imarı ile uğraşılan; durgun akan bir nehrin aheste hareketi gibi, ruhun, zaman içinde aktığı günlerdi. Kah geleceğin planlandığı, kah geçmişin hatıralarının tüllendiği günler… Bu pazarın da diğerlerinden bir farkı yoktu. Üstelik  odasının camını döven yağmurun sesi ve elindeki Türk kahvesinin rayihası, gerçekle hayalin arasındaki fluluğu biraz daha arttırmıştı. Oturduğu pencerenin kenarından kah dışarıyı gözlüyor, kah tv de geçip giden haberlere göz atıyordu.

 

Sipiker heyecanlı heyecanlı, Tunceli’nin bir köyünde halka dağıtılan tırlar dolusu beyaz eşyanın anonsunu yapıyordu. İnsanların gözlerindeki pırıltı görülmeye değerdi. Gerçi otomatik çamaşır makinası dağıtılan evlerin bir kısmının suyu yoktu(!!!?) ama olsun devlet halkını hatırlamıştı. Bu da yeterdi.    

 

Dağıtılan eşyaların görüntüleri ekrandan bir bir geçerken gözü yerde duran elektrikli sobaya takıldı. Belki de içinde bulunduğu ruh haletinden olacak seneler öncesine gitti. Üniversiteyi okuduğu yıllardı. Bir arkadaşı ile paylaştığı derme çatma çatı katında, onun da böyle bir elektirikli sobası vardı; benzeri ama çok daha ilkeli. Topkapı’da bit pazarından almışlardı sobayı. İçerisinden üç adet rezistans geçen bir soba… Bir süre sonra bu rezistanslar zarar görüp üçten bire inmiş. O tek kalan rezistansın da teli kopunca, siprel şekilde olan teli biraz daha gerip sobanın bir uçundan diğer ucuna uzatarak tamir etmek zorunda kalmıştı. O tek telin verdiği ısıdan medet umarak, battaniyenin altına büzülüp, sobanın sarı sıcak ışığını seyrede seyrede uyuduğu günleri hatırladı. Kitap okuken battaniye’nin dışında kaldığı için tek elini battaniyenin altında ısıtıp, diğer eliyle kitabı tuttuğu günleri…

Gülümsedi. ‘Amma da arabesk yaptın dedi’ kendi kendine. Dedi ama artık geride de kalsa, uzak da olsa o günler onun bir parçasıydı. Sonra bir çamaşır makinası belirdi ekranda, spiker özelliklerini anlatıyordu. Yıllar önce, evlilik öncesi müstakbel eşi ile gittiğinde dükkan sahibinin anlattığı gibi. Öğreci iken tamam yıkanır ama evlenince de olmaz ki ille de bir tane almak lazımdı. Ama nasıl?

 

-Peşin alırsanız tüm eşyalar üç milyara olur.

-Peşin mi? Ne peşini ya? Biz bir tek havayı peşin alıyoruz. O da bedava. Sen kaça bölebilirsin onu söyle

- O zaman 20 takside kadar bölerim ama üç yerine beş milyar verirsiniz.

- Tabii seve seve…

 

Böylece ekranda beyaz eşyalar birer ikişer arz-ı endam ettikçe onun da kafasından herbiri ile ilgili hatıralar akıp gitti. En son ekranda bilgisayar göründü. Valilik belli ailelere bilgisayar veriyordu. Diğer eşyalara inat bilgiysarla ilgili hiç hatırası yoktu. Çünkü, terini, kanını, ömrünü vermesine rağmen henüz bir bilgisayar alabilecek yeterince akçeyi bir kenara koyamamıştı.

 

Maaşının yaklaşık üçte birini devlete vergi olarak veriyordu. Vermese de zaten devlet el koyuyordu. Üçte birini değil, yarısını da vermeye razı idi. Yeter ki kendi çektiklerini, kendinden çok daha ağır şartlarda çöplerden ekmek toplayarak hayatını sürdürenlerin çektiklerini, artık kimse yaşamasın. İyi de bu nasıl çelişkiydi. Ekmek bulamayan açlara inat dağıtılan bilgisayarlar…

 

Sonra konu ile ilgili değerlendirmeler belirdi ekranda.  İktidardan, bağımsız milletvekilinden ve muhalefetten…Vali’nin açılışını yaptığı bir dükkandan satın alınan, nereye, niye ve hangi kriterlere göre dağıltıldığı belli olmayan eşyalar ve buna karşılık ‘Acaba bu yapılanlara yanlış desek o bölgeden oy kaybeder miyiz?’ endişesi ile yapılan korkak, samimiyesiz, titrek, gevşek muhalefet…

 

Haykırmak geldi içinden.

 

“Dinleyin!!! Ey bu billetin canını, namusunu, malını korumakla mükellef olan, büyük koltukların büyük popolu, geniş enseli sahipleri; Yaptığınız her iyi iş için, beli bükük ihtiyarların, ağzı süt kokan çocukların, kırağı vurmamış yeşil tomurcuklar gibi umutları olan gençlerin, ailesinin yükünü sırtında taşıyan anaların babaların, dualarını ve taktirlerini alacaksınız. Yaptığınız her adil olmayan, milletin malını siyasi ve ekonomik rant uğruna peşkeş çekmeye yönelik iş için ise bir gurup namussuzun şakşağına karşılık namuslu bir halkın, lanetine hedef olacaksınız.  Tarihteki yerinizi iyi seçin! Yarın sizden nasıl bahsetmemizi istediğinizi, bugün seçin!  Bugünkü seçiminiz yarınki sıfatınız olacaktır.

 

Tv’yi kapattı. Yağan yağmuru seyre daldı. Ve diline bir dua takıldı. Allah’ım şu yağan yağmurla yeryüzündeki pislikleri temizlediğin gibi, samimiyetsiz ve adil olmayan yönetenlerden de şu ülkeyi temizle…  

Davos’taki Çıkış

Eşşeğin gölgesini yazmamakta kararlıydım.  Niyetim derinlemesine hükümetin ortadoğu politikasını analiz etmekti lakin o kadar talep geldi ki, Dovos çıkışı ile ilgili bir değerlendirme yapmak farz oldu.

Davos’ta o akşam  ne olduğunu tam olarak anlamak için, tüm paneli seyretmek gerekiyor.

Panel  BM genel sekreteri Ban Ki Moon’un konuşması ile başladı. Suya, sabuna dokunmayayım, emeklime üç gün kaldı niye patronla papaz olayım formatında geçen bir konuşmaydı. İkinci dünya savaşı sonrası barışı korumak için kurulan kurumun düştüğü durum, ne acı…

Sonrasında Amr Musa söz aldı.  Arap Birliği genel sekreteri Irak savaşından beri takip ediyorum kendisini.  Kişisel olarak doğru, dürüst, düzgün bir adam olduğunu düşünüyorum. Ancak onun konumu da, Ban Ki Moon’dan farklı değil. Genel sekreterliğini yaptığı kurum, Arap diktatörlerinin suya sabuna dokunmadan iktidarlarını sürdürmelerine yardımcı olmayı kendisine hedef edinmiş bir kurum… Nitekim Amr Musa’nın konuşması da, bu kurumun ruh halini yansıtır şekildeydi. Ürkek ve günü kurtarmayı amaçlayan…

Sonrasında Erdoğan çıktı meydane… Erdoğan gerçekten güçlü bir konuşma yaptı. Konuşması Türkiye’nin Ortadoğu’da son altı yıldır izlediği politika ile paraleldi. Sözleri ile vücut dili ile, bu topraklarda benim sözüm geçer, Ortadoğu’nun büyük abisi benim havası veriyordu.  Konuşmasını bitirdi ve o ana kadar alınan en büyük alkışı aldı. Erdoğanın ilk konuşmasından sonra Peres ‘bana ne, bana ne’ diyerek köşeye gidip ağlasa herhalde şaşırmazdım. Atlanmaması gereken diğer bir önemli nokta da, eğer Türkiye’nin yeni Ortadoğu politikasını merak ediliyorsa; üzerinde durulması gereken  Erdoğanın ‘one minute, one minute’ diyerek yaptığı three minute’lik konuşması değil, bu ilk konuşmadır.

Neyse gelelim Peres’e, kurt politikacı… Ne kadar kurt olduğunu insanları katleden bir devletin, lideri olup Nobel barış ödülünü almasından anlayabiliriz. Şöyle somutlaştıralım bu Halepçe’de kürtleri katleden Saddam’a barış ödülü verilmesi gibi birşey:)  Yahudiler’in bir özelliği var asla masadan kalkmıyorlar, savaşırken bile… Bir yandan sizin çocuk ve kadınlarınızı öldürürken, bir yandan barış için savaşıyoruz, hapını dünyaya yutturuyorlar. Hiç unutmam Bush da Sabra ve Şatilla katliamı sorumlusu Şaron’u barış adamı ilan etmişti.  

Şaron konuşmasına hızlı girdi. Ortadoğu liderlerinden satın aldıklarının isimlerini bir çırpıda sayıverdi ve hepsine teşekkür etti. Bu teşekkürün iki farklı amacı vardı.  Bu teşekkür ile hem, Arap liderlerini halklarının gözünde biraz daha alçaltarak,  iktidarlarını zayıflatıp, daha titrek hale getiriyor; hem de  ’bak bu topraklarda herkes böyle düşünüyor sana ne oluyor’ diye Erdoğanı yalnızlaştırıyordu.

İyi hatiplerin temel bir özelliği vardır. Eğer söyleyecek elle tutulur bir şeyleri yoksa işi hamasete vururlar. Dinleyenler yarım saat sonra hatibin anlattıklarından birşey hatırlamaz ancak  konuşma sonrası coşkulu alkışlar ve adam haklı yahu derler. Bir çeşit ilizyon. Peres bunu yaptı. İyi de yaptı. Alkışı da aldı.

One minute… One Minute    

İşte Türk Dışişlerinden bağımsız , başbakanımızın doğaçlama performansı burada başlıyor. Bazı yazarlar bu kısım için planlı diyorlar. Kesinlikle ama kesinlikle planlı değildi. Zaten biraz sonra anlatacaklarım da bu tezi kuvvetlendirecek.  isterseniz an be, an olayı değerlendirelim.

Başbakan konuşmaya psikolojik bir tahlil yaparak başlıyor. ’Sesinizin yüksek çıkması suçluluk psikolojisinden kaynaklanıyor diyor’  kesinlikle çok etkili, şok edici bir başlangıç.

Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukaları nasıl öldürdüğünüzü nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. (İsrail donanması 2006 yılında Gazze sahilinde piknik yapan Filistinlileri vurmuştu. Anne-baba ve ikisi bebek 5 çocukları ile birlikte ölmüştü. Ailenin 2 küçük kızı ile 40 kişi de yaralanmıştı. İsrail, Kassam fırlatmaya hazırlanan militanların bulunduğu kasabayı hedef aldıklarını, ancak ‘donanma topçu atışında hedefin şaştığını’ açıklamıştı.) Doğru söze ne hacet. Monşerler diplomaside bir devlet başkanına ’siz öldürmeyi çok iyi biliyorsunuz’ denmez diyorlar. Bu şekilde somutlaştırarak söylerseniz, bal gibi denir.  İsrail’e Kassamlardan çok daha fazla zarar verecek, etkili ve hedefe yönelik, bir söz…

“Ülkenizde başbakanlık yapmış iki kişinin bana önemli lafları vardır. “Tankların üzerinde filistine girdiğim zaman kendimi bir başka mutlu adlediyorum” diyen başbakanlarınız vardır.”  Erdoğan’ın diplomasiden koptuğu nokta. Bu söylenenleri ispat edemez bu bir, ikincisi üslup diplomatik bir toplantıdan dedikodu muhabbetine kayıyor, üçüncüsü bir devlet başkanının belki de boş bulunarak kendisine söylediği kişel sözleri kamuoyuna ifşa ediyor ki zaman zaman Erdoğan bunu yapıyor.  ”Bu zulmü alkışlayanları da kınıyorum.” Karşı cepheyi genişleten bir söz. Gerek yok ve yanlış. Hatırlanırsa Peres konuşmasına belli isimlere teşekkür edip, Erdoğanı yalnızlaştırarak başlamıştı. Bizim başbakan ise tam tersini yapıyor. Belki kendisine ve davasına yakın olup ta nezaketen Peres’i alkışlayanları da karşısına alıyor.   

One minute artık dolmuştur. Moderatör başbakanı elle tacize başlar. Durum bu kertedeyken başbakan öncelikle Tevrat’tan öldürmeyeceksin alıntısını yapıyor  ki doğru bir hamle, sonrasında Yahudi yazarlardan alıntılarla konuşmasını güçlendirmeye çalışıyor ki gereksiz ve o an için yanlış bir hareket. Söyledikleri zaten doğru ve güçlü… İki yahudinin İsrail ile ilgili söylediği sözlere ihtiyacı yok. 

Sonunda moderatöre yükleniyor. Konuşma sürelerini söylüyor. Doğru ancak bu hareketi dikkatleri dağıtıyor, sinirlenmesinin sebebinin Peres’in pişkin tavrımı yoksa moderatörün tutumu mu olduğu anlaşılmıyor.

‘Davos benim için bitmiştir, bir daha yapsanız da gelmem’ deyip gidiyor. Davos benim için bitmiştir sözünden sonra gitmesi doğru ancak  ’Davos benim için bitmiştir.’ demesi gereklimiydi, tartışılır. Çünkü bu sözü söylemeseydi, bir daha ki sene, Davos’un en çok ilgi çeken flaş isimlerinden olacaktı. Herkes onun ne söyleyeceğini merak edecek ve fikirleri çok daha büyük bir kitleye ulaşacaktı.

Toplantı Çıkışı

Canlı yayında TRT2 den izlemeye devam ediyoruz. Çıkışta Başbakan, gazetecilere İsrail’i hedef alan bir iki söz söylüyor ve Ermenistan heyeti ile görüşmeye giriyor. Bu arada spiker, Ahmet DAVUTOĞLU, Ali BABACAN ve Egemen BAĞIŞ’ın bir masa etrafında toplantı yapıp birşeyler yazdıklarını söylüyor. Nitekim başbakan Ermenistan ile belki de tarihlerinin en kısa diplomatik görüşmesini yaparak çıkıyor ve bu üçlünün kaleme aldığı notlar ile basın toplantısı yapıyor ve toplantı çok daha diplomatik bir üslupta geçiyor.

Davos Çıkışının Sonuçlar  

1.  Erdoğan Ortadağu’da(sadece Arap dünyası demiyorum) müthiş bir prestij kazanmıştır. Orta dönemde Arap diktatörleri koltuklarını kaybetmemek için, Erdoğan’ın koltuğu altına girmek zorunda kalacaklar.

2. Halkın oyu ile seçilmiş bir başbakanın, dayatmayla yönetimde olan diktatörlerle kıyaslandığında, ne kadar güçlü olabileceği bir kez daha anlaşılmıştır. Uzun dönemde Ortadoğu’da rejim değişiklikleri süpriz olmamalıdır.

3. İsrail ile ilişkilerde herhangi bir kötüleşme yaşanmayacaktır. İran gibi bir düşmanla uğraşırken İsrail, Türkiye ile karşı karşıya gelmeyi göze alamaz.

4. İsrail’in dokunulmaz denilen karizması, bizim  başbakan tarafından çizilmiştir. Bu ilktir ama İsrail için bundan sonra tek olmayacaktır. Eğer Nisan sonunda ABD’de soykırım yasası geçmezse siz o zaman bakın şenliğe…  

4. İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini vurma ihtimali ya da ABD’nin İran’a operasyon ihtimali yok denecek kadar azalmıştır.

5. Yolsuzluk iddaları ile oyunun %40′ın altına düştüğüne inandığım AKP %40′ı aşmakta zorlanmayacaktır. Mart ortasında bir çıkış, rekor getirir. Başbakanın ajandasını dikkatli takip etmek gerekiyor.

6. Ana muhalefet liderinin konu ile ilgili 2 gün sonra alçak sesle yapabildiği açıklama, muhalefetteki acziyetini birkez daha gözler önüne sermiştir. Kamuoyunu yönlendiren değil, millet neyi alkışlıyorsa o çerçevede konuşan bir lider!!! profili çizmiştir.

SON SONUÇ (Amma uzun oldu yavv!!)

Erdoğan’ın ‘ben diplomat değilim, monşerlerin dilinden anlamam’ sözü doğrudur. Bir yere kadar anlamak zorun da da değildir; ama arkasında kendisini toparlayacak adamların sağlam olması gerekir ki öyle olduklarını düşünüyorum. Eğer Türkiye DAVUTOĞLU’nun dediği gibi merkez ülke olayı düşünüyorsa bu demir leblebi tavrını sürdürmelidir. 

Yüreğine sağlık başbakan…

engellikizinolumuNuran YILDIZ’DAN sosyal devlet üzerine, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir yazı aynen aktarıyorum.

Çoğunuzun gözünden kaçmıştır. Çoğunuz polis-adliye haberi muamelesi yaptınız. En duyarlınız “canavar baba” deyip geçtiniz.

En fazla gazetelerin üçüncü sayfasında bir köşede yer buldu.

Oysa birinci sayfalık bir haberdi. Büyütülmesi gerekirdi. Ama siz Başbakanın Davos’ta startını verdiği seçim kampanyasının peşine takıldınız.

Oysa haber Davos krizinden de, AB’den de, bir sürü ekran önü politikalardan da önemliydi, fark etmediniz.

Bir baba zihinsel ve bedensel engelli kızını öldürmüş. Boğarak hem de. Daha 18 yaşındaki bir çocuk öldürülmüş.

“Baba canavar” dediniz, değil. “Cani” dediniz, değil. “Acımasız” dediniz, değil.

Babanın yüzüne hiç biriniz dikkatle bakmadınız.

Baksaydınız orada acıyı görürdünüz, pişmanlığı değil.

Çünkü siz hayatı başlıklarla yaşamaya alıştınız. Ayrıntıya hiç takılmadınız.
Oysa o haberin ayrıntısında neler yoktu ki. Bir devleti utandıracak olan ayrıntıları görmediniz.

18 yaşındaki zihinsel ve bedensel engelli bir genç kız. Parası yok, bakıcı tutacak. Annesi yok. Üvey bir anne var evde.

Her gün genç kıza kimin bakacağının kavgası yaşanıyordu o evde, sonra da üvey anne evi terk edip gidiyordu.

O genç kızı kim banyo yaptırıyordu, düşünmediniz hiç.

Saçlarını kim tarıyordu, yemeğini kim veriyordu, düşünmediniz. O genç kız kaç gün aç kaldı, pislikte kaldı önem vermediniz.

O genç kızın büyük ihtimal 12 yaşından itibaren regl olduğu aklınıza hiç gelmedi.

O genç kızın regl pedlerini kim değiştiriyordu düşünmediniz.
Bir babanın yaşadığı çaresizliği düşünmediniz.

Çünkü aklınızdaki sosyal devlet tanımı hiç doğru dürüst yapılmadı.

Sosyal devleti getirip getirip kömür dağıtmaya bağladınız. Kimse utanmadı.

O genç kızdan sorumlu Bakanın hangi butikten giyindiği, o Bakanın görevini yapıp yapmadığından daha önemli oldu sizin için.

Muhalefet etme anlayışınız Başbakanın büyük cümlelerini eleştirmekten bir adım öteye gidemedi.

Huzur evlerini özelleştiren sağ politikaların karşısına, devletin kâr etmesinin gerekmediği alanların olduğu sosyal devlet politikaları koymadınız.

Neden oy alamadığınızı oturup medyaya bağladınız.

Oysa siz hiç biriniz sokakta kalan, evlerinde yalnız ölen yaşlıların gözlerine bakmadınız.

Zihinsel ve bedensel engelli çocukların, insanların gözüne bakmadınız.

Genç bir kızı öldürmeyi çare bilen babanın yüzüne bakmadınız.

Siz, hepiniz, bu devleti yönetenler, o yönetime muhalefet edenler, bu ülkede yaşayanlar, gazetecilik yapanlar, bu yazıyı okuyanlar hepiniz…

Genç bir kızı öldüren babanın hayatını düşünemeyecek kadar korkaksınız!

Suçlusunuz!

AKLIMDA KALAN

O kadar üzgünüm ki, o babanın yüzündeki ızdıraptan başka aklımda hiçbir şey kalmadı.

ra012001′ in sonlarıydı sanırım.  Stratejik Derinlik isimli dış politika üzerine yazılmış, hacimli kitabı bitirdiğimde yazarına karşı hissetiğim; tam anlamıyla hayranlık olmuştu. Müthiş bir entellektüel birikim ve keskin bir zeka… O zaman “Allahım  şu adam bizim dışişlerinde olsa ne olur” diye  dua ettiğimi hatırlıyorum.

O kitabın yazarı, Prof. Ahmet DAVUTOĞLU idi.  Sanırım duam kabul oldu. :) 2002 yılında Başbakanlık başdanışmanı oldu. 

2001′de bir arkadaşımdan ödünç alarak ilk baskısını okuduğum kitabı, haftasonu satın aldım. 26. baskısını yapmış. Ahmet DAVUTOĞLU 2001′de teorik çizgilerini belirlediği dış politikanın, 2002′den bu yana pratiğini ortaya koyuyor.

 Bu günkü dış politikamızı daha iyi anlamak adına, zaman zaman kitaptabından  parçalar aktaracağım.  Ama öncelikle yazar hakkında fikir vermesi açısından Taraf Gazetesinde yayınlanmış bir 20 kısa sorudan oluşan bir röportajını aktarıyorum.

1. En sevdiğiniz kelime?

Hikmet

2. Nefret ettiğiniz kelime?

Nefret

3. Ne sizi heyecanlandırır?

Tarihin içinde akmakta olduğum hissi

4. Heyecanınızı ne öldürür?

Bu akışın ritmini kaybetme korkusu

5. En sevdiğiniz ses nedir?

Çocuk sesi ve gecenin karanlığında derinden gelen bir ney sesi

6. Nefret ettiğiniz ses?

Münasebetsiz vakitlerde çalan cep telefonu

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Cellatlık

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

Savaşmaya hazır tarafları durdurabilecek bir ikna yeteneği

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Kendim olmayı tartışmayı haddi aşmak olarak görürüm

10. Nerede yaşamak isterdiniz?

Her sabah kalktığımda güneş doğarken Kudüs, Medine ve İstanbul’un tarihi siluetini aynı anda görebileceğim bir mekanda

11. En önemli kusurunuz nedir?

Birçok işi aynı anda yapabilme hırsıyla zamanı idare edememek ve aileme yeterince vakit ayıramamak

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Yoğunlaştığım teorik bir çalışmanın en kritik aşamasında kağıdı ve kalemi terk ederek alabildiğince yürümek

13. Kahramanınız kim?

Üzerinde herhangi bir kul, hayvan, bitki hakkı olmadan ruhunu teslim eden sıradan bir insan

14. En çok kullandığınız küfür?

Eğer küfürse “densiz”

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?

Metafizik dinginlik ile tarihi yaşama coşkusunun oluşturduğu iniş-çıkış

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Mahiyet sahibi olmadan erdemli, özgüven ve izzet sahibi olmadan onurlu olunamaz. Bir problemi görme yeteneğine sahipsek o problemi çözebilme kudretine de sahibizdir.

17. Mutluluk rüyanız nedir?

Çocuklarımın ve öğrencilerimin insanlara faydalı eserler verdiğini görebilmek

18. Sizce mutsuzluğun tanımı?

Varoluşuna anlam verememek

19. Nasıl ölmek isterdiniz?

Ders verirken

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Dağların üstlenmekten çekindiği emanetin hakkını verdin ya kulum! Cemalimde varlığın ezeli ve ebedi anlamını keşfedebilirsin.

 

Atina’da önemli bir tartışma yapılırken, kürsüye Demostemes çıkar; ancak dinleyiciler sürekli olarak kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir.

Demostenes bir hikaye anlatıp ineceğim der ve anlatmaya başlar:

“Uzun zaman önceydi. Bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megera’da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderken öğle sıcağı bastırdı; biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir subaşına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu. Eşşeğin sahibi yemeğini alıp, eşşeğin gölgesine sığındı.

       Eşşeği kiralayan genç buna kızdı. ‘Sen çekil orada ben oturacağım, eşşeği ben kiraladım.’  dedi.

       Beriki itiraz etti. ‘Eşşek benim. Ben sana gölgesini değil, eşşeği kiraladım.’ Aralarında kavga çıktı.”

Hikaye’nin tam burasında Demostenes kürsüden iner ve yürümeye başlar. Dinleyiciler, ”Sonunda ne oldu? Sonunu anlat” diye bağırmaya başlayınca, Demostenes kürsüye döner.

” Sizin için çok önemli olan bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne fikrimi söyleyeceğim, ne de eşşeğin gölgesine ne olduğunu…”

Bizim başbakanın durumu da Demostenes misali… Adam, iktidara geldiğinden beri nev-i şahsına münhasır, tutarlı ve hedefleri olan bir Ortadoğu politikası izliyor. Ama anlayana, farkedene aşkolsun… Şimdi kalkıp gidince arkasından sesleniyorlar. ”Ne yaptın ya hu…”  Günaydın.

Monşerler uyanınca, bir gurup köşe yazarıyla  beraber balığa gideceğiz. Başbakan’ın ortadoğu politikasını orada anlatacağım. Bir daha ki yazıda, anlattıklarımdan bahsederim:)  

ZamanIN Çocuğu

Obama 2008Eskiler büyük adamlar için ‘zamanın çocuğu’ derlerdi. Yani bu kişilerin içerisinde yaşadıkları zaman ve kader şartları öğle düzenliyor ki ortaya  kahramanlar çıkıyor.  Mesela kapitalizm olmasaydı Marx sıradan bir ekonomistten , kominizm hoş bir fantaziden öteye gider miydi? Ülke düşman işgaline düşmeseydi, Atatürk yine Atatürk olur muydu? İkinci dünya savaşı ve sonrasında getirdikleri olmasaydı; Churchill’in Blairden, De Gaulle’ün Sarkozy’den farkı kalır mıydı?

Dün Obama’nın konuşmasını dinlerken kafamdan bu düşünceler bir biri ardına geçip gitti.  Karşımda dünya’nın neredeyse Mesih gözü ile baktığı bir lider, ve aklımda o soru:

Acaba Obama, W. Bush yerine Clinton’dan sonra başkan olsaydı, yine bu şekilde karşılanır mıydı?  

Ne diyelim. Zamanın Çocuğu…

Krizden Bir Fotoğraf

Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre:

1 Ocak-20 Ocak 2008 İhracat rakamı…………………4 998 021 000 $

1 Ocak-20 Ocak 2009 İhracat rakamı…………………3 475 275 000$

2008 ocak ayında bir önceki yılın ocak ayına göre %49 artış sağlanarak, 9 820 200 000 $ ihracat rakamına ulaşılmıştı.  Rakamlar böyle devam ederse 2009 Ocak sonu itibari ile aşağı yukarı 2007 Ocaktaki ihracatımızı yakalayacağız.

Yorum:  2009 Ocak ihracatı, 2007  ile nicelik olarak aynı olsa bile nitelik olarak farklı olacaktır. 2009 yılındaki satınalma yapan müteri sayısı 2007 yılına göre artmıştır;  ancak öncesinde 100 TL. lik mal alan artık 50 TL. lik mal almaktadır. Sonuçta daha çok müşteri ile ülke olarak daha az ciro yapıyoruz. Eğer kriz zamanı pes etmeyip pazar genişletme çalışmalarına devam edersek; kriz bittiğinde ihracat 2008′i de geçecektir.

Aynı şekilde kriz sırasında “yav kimsede para yok, kime  pazarlama çalışması yapacağım” demek yerine mümkün olduğunca fazla müşteriye ulaşan firmalar, kriz bittiğinde, rakipleri daha ne olup bittiğini anlamadan pazarı ele geçireceklerdir.

Yazın anlı, pişenin kışın aşı pişermiş. Önemli olan zor zamanda azimle istikameti korumak…

Song for Gaza

Michael Heart’ten Gazze için …Yurinin bloğunda rastladım.  

We will not go down
In the night, without a fight
You can burn up our mosques and our homes and our schools
But our spirit will never die
We will not go down
In Gaza tonight

On Emir

 İşte Tevrat’a göre on Emir. Başbakan altıncısını çiğniyosunuz diyor ama; İsrail’in çiğnemediği kalmış mı?

  1. Karşımda başka ilahların olmayacak.
  2. Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.
  3. Yehova’nın Rab’in ismini boş yere ağıza almayacaksın.
  4. Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün Allah’ın Rab’e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı.
  5. Babana ve anana hürmet edeceksin.
  6. Katletmeyeceksin.
  7. Zina etmeyeceksin.
  8. Çalmayacaksın.
  9. Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin.
  10. Komşunun evine tama etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.

sales2Satışın ilk ve en önemli kurallarından bir tanesi satışçının ürün hakkında yeterli bilgiye sahip olmasıdır. Satışçı,  ürün hakkında sorulan sorulara, ne kadar doyurucu cevaplar verebiliyorsa satınalmayı yapan kişi ile arasında o kadar sağlam bir güven köprüsü kurar. Güven satış getirir.

Peki ya işe yeni başladıysanız ya da satmanız için önünüze yeni bir ürün konulduysa;  Bu sefer satış görüşmesi sırasında, bırakın satınalmacının size güvenmesini sizin kendinize güveniniz bile olmayacaktır. işte yara bandı değerinde bir tüyo, ama sadece yara bandı, yani günü kurtarmak için:

 Ürün ne kadar yeni olursa olsun az çok ürün hakkında bilginiz olacaktır. Ve satınalmacının ofisine girdiğinizde ya da işyeriniz varsa müşteri size geldiğinde, müşterinin elinde sizin ürün ile ilgili bilginizi anında ölçen bir alet yoktur. Aksine siz onun gözünde konunun uzmanısınız. Bırakın öğle bilsin. Konumunuzun keyfini çıkarın. Abartıp teferruata girmediğiniz sürece bu konumunuz değişmez. Bu süreçte satış kapama yapabiliyorsanız yapın. Yapamıyorsanız, çok uzatmayıp satışı sürece yayın. Burada sinirlere hakim olmak, satış hırsıyla sağduyuyu dengelemek önemlidir. Bu gün ürün satamadığınız ama olumlu görüşme yaptığınız her satınalmacı sizin potansiyel müşterinizdir. Bu olumlu görüşmeleri tarlaya ektiğiniz tohum gibi düşünün eğer yeterince iyi bakarsanız mutlaka mahsulünü alırsınız.

Kırmızı ışık yandı.

 Yaşı altmışları çoktan geçmiş bir ihtiyar teyze yanaştı arabamın camına. Elinde bir mendil… 

Soğuktan kanı çekilmiş, ak yüzü, yaşlılıktan kurumuş parmaklarına büyük gelen yün eldiveni, hayatın yükünü taşımaktan kambura dönmüş sırtı, fakir ama tertemiz giysileri, mütebessim yüzü ile ihtiyar bir teyze… Elinde bir mendil…

Mendili aldım. Biraz sorunca tutamadı kendini. Anlatmaya başladı derdini.

- 4 yetim bakıyorum. Kömürün fiyatı aldı başını gitti.  Şu mendilleri satayım da kömür alacağım.

-Teyze, belediye bedava kömür dağıtıyor, sana vermediler mi?

-Dayım yok, oğlum. Dayım yok.  

Yeşil ışık yandı. Arkamdan basılan kornalarla teyze çekildi. Boğazımda taş gibi yutamadığım bir yumru,  gözlerim teyzenin ihtiyar gözlerinde ilerledim gittim. Kafamda çınlayan sözleri;

-Dayım yok, oğlum. Dayım yok.

Kömürü seçim için dağıtıyorlarmış, yandaşlara dağıtıyorlarmış, parası olana dağıtıyorlarmış, bunlar umrumda değil.Halkın, bu işleri tartışanların umrunda olduğunu da düşünmüyorum. Bunları tartışanların hepsi kombili ortamlarda sürdürüyorlar bu tartışmaları.  Devlet fakir halkına sahip çıkmak zorunda. Benim derdim başka.Yaşı altmışı geçen bir ihtiyarına, buz kesen havada mendil sattıran bir millet başını apış arasından çıkarmamalı. Millet diyorum, devleti geçtim. Çok şükür iki el, iki ayağa sahibiz. Kendi adıma vasat bir zekaya da sahibim o zaman eksiğimiz ne? Niye elin miletleri zenginlik içinde yaşarken, biz  niye sürünelim? Daha ne kadar alçalacağız? Çocuklar dileniyor. Ninelerimiz sokaklarda çalışıyor. Yılbaşı öncesi gazetede, yırtık ayakkabısının üzerine naylon bağlamış bir teyze resmi vardı. Yüz elli TL.’ ye çaycı olarak çalışırken işten atmışlar. Ne yapacağımı bilmiyorum diyordu.

 Yeter…  İsyanım işçi çıkartıp, bir yemeğe Bin TL verenlere değil. Onlar zaten vicdanlarını kör kuyulara atmışlar. Kendi bohem, zevk delisi hayatlarının içerisinde boğulsunlar. İsyanım hem fakirlikten şikayet edip, hem kahve köşelerinde pinekleyenlere, hem yiyecek ekmeğimiz yok değip, hem de yegane ilgi alanı, hangi şarkıcının kiminle kırıştırdığı olanlara… Hayatın koşuşturmacası içerinde boğulup tek derdi biraz daha kazanayım, bir terfi daha alayım, olanlara, 1440 dk. lik bir gününün bir dakikasında da ben şu etrafımdaki insanlara nasıl faydalı olurum diye düşünmeyenler, milletin sancısını çekmeyenlere…  

Hasılı kelam ; Dayı lazım. Bu milletin garibanına dayı lazım. Fakirin, fukaranın dayısı olabilecek kendi keyfini bir yana bırakıp milletin derdini ense kökünde taşıyan, gördüğü bir haksızlık karşısında şakakları zonk zonk zonklayan, ne olacak bu milletin hali diyerek, geceleri kalkıp deliler gibi sokaklarda gezen dayılara ihtiyaç var. Sonra mı? Sonra parada gelir, zenginlikte gelir. Sonra, varsın kader bize kapılarını açmasın. Biz elbet tırnaklarımızı tuçtan kapılara geçirmeyi biliriz. Açılmayan kapıyı yüreğimizdeki ateşle eritiriz.

Sesime ses veren, derdime ilaç olacak var mıdır? Benim ihtiyar teyzemin, gariban milletimin dayısı olacak var mıdır?

Beni seç, beni seç…

Farkedilmek; yaşam adına birçok kapının anahtarı,  pazarlamacıların ise değişmez ezberi….

Bir reklam düşüyor aklıma, seneler önce bir yerel radyoda dinlediğim.

- Bizi seçin çünkü biz çok farklıyız!

- Eee ne yapalım? Bundan ne anlayalım. Fark yaratmak için; sizden ürün alan müşteriye dayak mı atıyorsunuz!!!? Firma içinde superman kostümleri ile mi dolaşıyosunuz!!!? Ya da sizin satış personelinizin 2 tane burnu mu var!!!? 

 Peki bu renklam nasıl olmalıydı? Cevap innovasyonda…

Pazarlamacıların iş olsun diye ile ortaya koyup sonra üzerinde “bir araba cümbüş” yaptıkları kavramlardan biraz farklı gözüküyor innovasyon. Konunun erbapları “kazanç sağlayan yenilik” olarak tanımlıyorlar innovasyonu. Üzerinde düşünülmesi gereken bir kavram. Pazarlar iletişim yoğun hale geldiği müddetçe, innovasyonda daha uzun süre bizi meşgul edeceğe benziyor. Çünkü tüketicinin her yeni ürünün özellikleri ile ilgili farkındalık oranı, bir önceki ürüne göre katlanarak artıyor.  Bilgi çağı velhasıl kelam…  

Neyse reklamı baştan çekelim isterseniz.

-Bizi seçin çünkü biz innovasyon lideriyiz.

  Nasıl reklam ama?

- Ney innovasyon mu? O ne ki? Banane kardeşim senin neyin lideri olduğundan? Sen ne satıyon onu söyle!

Kural1: Farklı olmak yetmez, ortaya koyduğunuz farklılığın tüketiciye elle tutulur faydası olması gerekir.

Kural2:  Reklamda en temel unsur sizin ne anlattığınız değil, müşterinin söylediğinizden ne anladığıdır.

 ”Kaç dil bilirse bilsin dildeşinden ayrı düşen dilsizdir.” mevlana

Neyin peşinde ?

John Anton 1996’da yazdığı CRM isimli kitabında firmaların 10’ar yıllık periyotlar halinde hedeflerini  aşağıdaki gibi tanımlıyor.

1960’lar……………………….yeni ürün

1970’ler……………………….düşük maliyet

1980’ler………………………..toplam kalite

1990’lar………………………..CRM

Kitap 96 basımı olduğundan dolayı gerisi yok. 2000’ler için şöyle diyebilir miyiz?

2000’ler ……………………….Yeni ürün + Düşük maliyet + Toplam kalite + CRM   

Artık ekmek aslanın midesinde…

 

Az Daha…

Merhum Yıldırım Beyazıd ile Timurlenk arasında geçen bir hikaye anlatılır. Hikaye ya; faslına değil aslına bakmak lazım…

Beyazıd, Timur tarafından esir edildikten sonra, Timur’a sorar sen niye galipsin, ben niye mağlubum ? Cevap bellidir, savaş alanında bir manevra ile ilgili olarak; Beyazıd aceleci davranmıştır.

Timur, işaret parmağını Beyazıdın ağızına uzatır ve ısır der; kendi de onun parmağını ısırır. İkisi de var güçleri ile ısırırlar birbirlerinin parmaklarını. Bir süre sonra Beyazıd dayanamaz ve parmağını çeker. Bunun üzerine Timur “Az daha dayansaydın, ben çekecektim der.”

Az daha dayanma, az daha sabretme kim bilir, kimlere? Ne zaferler kazandırabilirdi? Kim bilir? Kimler? Az daha sabredemediklerinden dolayı tünelin sonundaki ışığa ramak kala,  pes edip vazgeçtiler.

Ben her insanın tahammül gücünün,  kendi tahminin çok üzerinde olduğunu düşünüyorum. Burada sorun; tahammül gücüne yakıt olan iradenin ne kadar verimli kullanıldığıdır.

Velhasıl: Az daha sabır, az daha gayret… Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.

Asla Vazgeçme…

Asla vazgeçmeyeceksin!

Kapılar elli bin defa yüzüne kapansa, kader tunç olup önüne set olsa yine vazgeçmeyeceksin. Gündüzünü ve geceni adayarak yaptığın hayat heykelinin hamuruna, kanından, can katacaksın. Kanlı canlı olmuş diyecekler. Bilmeyecekler ki o can senin canın, o kan senin kanın.  Hoyrat rüzgarlar estirecek, canını eksilterek yaptığın heykeli yıkıp geçecekler.  Yeşil destelerden yapılma imitasyon beyler, şuh kahkahalar atacaklar ardından, ”bak sen anlamazsın bu iş böyle olmaz” diyecek ve öğretecekler nasıl olduğunu…

Kapısında bekleyeceksin! Hayatın kapısında, üniversite kapısında, almayacaklar içeri. Sana bir tek ikna odalarının kapılarını açacaklar. Gözyaşların içine kan olup akacak, eli kanlı baronlar karşında keyif çatacak.

Anan ağlayacak! Kardeşin, beyinsiz bir kalleşin kurşununa hedef olduğunda, anan ağlayacak. Anlaycaksın Kürt anasının da, Türk anası da aynı ağladığını. Ama anlamıyacaklar heder olup giden eşkiyanın anasının yüreğinin de, senin annenin ki kadar yandığını.  Barış denenecek, özgürlük denecek, bir belediye için, ağzı süt kokan çocukların eline sapan verilecek. Kendi toplumuyla ten renginden başka hiçbir ortak bağı kalmamış kodamanlar, ellerindeki beyazı öz çocuklarının kanları ile yıkayacaklar ve artık SAYIN denecek kardeşinin kanını içen leş köpeğine… Anan ağlayacak ve sen anlayacaksın bu ülkede mezarlıklardan golf sahası yapmaya yer kalmadığı zaman, bu savaşın biteceğini.

Daha sevimi olsun diye, bisküvi kutusunda verecekler çoçuğunun cesedini eline… Mikrop kapmış, sen onu soğuk toprağın bağrına göm bişeyciği kalmaz diyecekler. Bilmezler ki; bebeğin yumuşak, bebeğin mis kokar, bebeğinin elleri pamuk…  Kutuyu nasırlı ellerin arasına alıp, bağrına taş basıp ayrılacaksın oradan. Aman yavaş git bak çarpacaksın. Zira karşında başka bir baba, kucağında derisi yanmış yavrusuyla, beşinci hastane ziyaretini yapıyor. Kabul etmiyorlar. Olmuyor cebindeki para miktarı, çocuğunun yanan derisinin yerini kapatmaya yetmiyor.

Öğreneceksin dedim ya;  50 yıldır ahlak dersi verenlerin ellerini, 14′lük kızların memelerinde bulacaksın.

Düzgün adamlar da göreceksin elbet. Hayatını vakfetmiş öğretmenlerin olacak,  Canını canına emanet bilen komutanların, vatanı namus bilen askerlerin olacak. Doktorların olacak amaliyattan çıkmış, alnında boncuk boncuk ter,  senden bıcak parası olarak sadece dua istiyen. Devlet adamların olacak miletin yükünü bir dağ gibi sırtına yüklenmiş, kemikleri çatırdayan ama dimdik duran…

Asla vazgeçmeyeceksin!  Vicdanın, memleketinde tek bir ağlayan garip kalmayıncaya kadar topal bir cellat gibi seni takip edecek. Madem ki bu topraklarda doğdun, bu millete sorumlusun. İyi adamaları alacaksın yanına, bu toprağın temiz insanlarını ve kaderin önüne ördüğü tunç duvara, geçireceksin tırnaklarını.

 Sen, rüşvetsiz iş yapmayanlara inat, hayatını rüşvet olarak koyacaksın cebine, gerekirse bir kör kurşuna verilmek üzere.

Ergenekon

Yukarıda Ergenekon Terör Örgütünün yapılanma şeması bulunmaktadır. Şemanın yapsını biraz açmak ve örgüt yapısını yönetimsel bazda incelemek istiyorum.

En üstte 1 numara diye tabir edilen örgütün başı bulunmaktadır. Bir numaraya bağlı olarak çalışan Ergenekon Konseyi vardır ki; sadece bu konsey üyeleri 1 numarayı tanımaktadır. Konseyin altında 5 sivil yönetici vardır.  5 sivil yönetici ile konsey arasında iletişimi sağlayan 2 irtibat görevlisi vardır. 5 sivil yönetici sadece bu kişileri tanır, bu kişiler de konseyi tanır. Bu 5 sivil yönetici 9 departmanı bölüşmüşlerdir. Her departmanın  başında bir departman başkanı vardır. Bu departman başkanı sivil yöneticilerden sadece birini tanır. Departmanda görevli olanlar ise sadece başkanlarını tanırlar.

Yandaki şema ve yukarıdaki yazı Şamil TAYYAR’ın bir numaranın izinde adlı kitabından alınan bilgiler doğrultusunda şekillendirildi. Eğer Şamil TAYYAR doğru bilgilere erişti ise; bu  tabloyu nasıl yorumlayabiliriz ona bir bakalım.

1. Hücre yapısında örgütlendiği için, örgütün herhangi bir yerinden birilerini tutuklamanız bir işe yaramıyor çünkü o adam( tabii konuşursa ) oraganizasyonda bir üst basamaktan sadece bir kişinin ismini verebiliyor. Bir üst basamakta ismini ele geçirdiğiniz kişiyle aynı konumda kaç kişi olduğunu bilemiyorsunuz.

2.   Örgütün -konsey hariç- herhangi bir basamağında olan kişi örgürtün sadece kendi ile ilgili olan kısmını biliyor. Mesela hukuk departmanında olan birinin örgütün Finans ve Ticaret alanında yaptıklarından hiçbir fikri yok.

3. Departmanlarda çalışanlar, departman başkanları, 5 Sivil yönetici ele geçirilse dahi; konsey ile irtibat kuran iki kişi ortadan kaldırıldığı anda iş bitiyor. Bırakın bir numarayı, konseye dahi ulaşmak hayal oluyor.

4. Tüm verimli çalışan örgüt yapılanmaları gibi( şirket örgütlenmeleri olarak ta düşünülebilir)  yukarıdan aşağıya inildikçe yönetimsel süreç azalıp operasyonel süreç artar. Bu örgütü bir fabrika gibi düşünelim; bu fabrikada yapılan üretim;  suç isimli bir maldır. Fabrika genel müdürünün eli bu mala değmez, fabrika sahibinin hiç değmez. Yani 1 numaray savcılar bilseler bile ki medyada bildikleri yazılıyor. Büyük ihtimal karşılarına  ”sütten çıkmış bir ak kaşık” çıkacaktır.

5. Soruşturma çerçevesinde tutuklananlara dikkat edin farklı ağırlıkta ve farklı işlerle uğraşan adamlar. Eğer yukarıdaki şema doğruysa ele geçenler mevcut yapını %20’si bile değildir.

Sonuç: Soruşturmayı götüren savcıların işi zordur. Ama unutulmaması gereken bir şey var ki; dünya üzerinde mükemmel işleyen organizasyon yapısı yoktur. Siz ister bunu devlet yönetimi , ister şirket yönetimi, isterseniz bir suç örgütünün yönetimi şeklinde düşünün. Sonuçta organizasyonu, insanlar üzerine kurduğunuzdan için; daha işin başında belirli bir hata oranını kabul ediyorsunuz demektir. Savcılara düşen ufakta olsa bu açılan kapılardan girerek sistemi ele geçirmek olmalıdır.       

Şikayet Yönetimi

happy_customer3Yapılan araştırmalara göre; aldığı üründen şikayetçi olan ve bu şikayeti ciddi bir şekilde değerlendirilip, problemi çözülen müşteri, hiç şikayet etmeyen müşteriye göre, hizmet aldığı firmaya üç kat daha sadık oluyor.

Sonuç: Müşteri şikayetleri bile, sadık müşteri oluşturmak için fırsattır, yeter ki iyi değerlendirilsin.

senator20barack20obamaDünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük halkla ilişkiler operasyonu dün başarı ile sonuçlandırıldı. Obama başkan oldu.

ABD 1776 yılında bağımsızlık bildirisini yayınlayarak kurulmuş bir devlettir. Devleti tanımlarken kullandığımız ortak tarih, ortak dil, ortak ırk gibi kavramlardan hiçbirini bünyesinde net olarak barındırmaz. Esas itibari ile ABD devleti (burada biraz acımasız olabilirim) dev şirketlerin dünya üzerindeki operasyonlarına maddi kaynak, insan gücü ve yasal platform oluşturmak için kurdukları örgüttür. Nitekim dün petrol firmasının CEO’su olan bugün başkan, bugün dışişleri bakanı olan yarın bir bilişim firmasının CEO’su olabilir. Merak edenler W. Bush’ ve tüm ekibinin geçmişlerini ve geleceklerini inceleyebilirler. 11 Eylül de bu düşünce çerçevesinde değerlendirilebilir.  Büyük şirketler, bu operasyonla, bütün bedelini ABD halkına ödeterek, girmelerinin imkansız olduğu pazarlarda, kartel haline gelmişlerdir.

Şimdi gelelim Obamaya, Amerikan rüyası ancak bu kadar güzel ortaya konabilirdi. Siyahmış, Kenyalımış, kimsesiz kalmış, babaannesi büyütmüş vs. vs.  ama başkan oldu. Yüce halkın isteği, demokrasinin zaferi, inacın gücü… Aman allahım!!! Mesih gökten indi sanki!!! Biliyorum bu cümleler itici geliyor ama biz bunları cebimize koyalım, yine onun dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanalım. Zarar yok.

ABD’nin dev şirketlerinden büyük kısmı Obama’yı destekledi.

2 İhtimal var.

1.) Obama çok zeki, iyi ve samimi bir siyasetçi şirketleri bir şekilde ikna etti. W. Bush’un agresif politikalarını uygulamaksızın da bu şirketlerin dünya ekonomi pastasından büyük pay alabileceklerini gösterdi.

2.) Tamamen herşey düzmece, ABD bildiğini okuyacak. W. Bush sebebi ile ABD’nin dünya üzerinde tükenen prestiji ancak böyle bir rüya adamla tekrar kazanılabilirdi.

Sizce ?

Hep denedin hep yenildin.

Olsun, yine dene yine yenil.

Daha iyi yenil!

jp_cast_no_shadow_4_man_knees_shadow_680Üç yüz yıl… Künde üstüne künde, künde üstüne künde …bir un çuvalı gibi yerde yatıyorum. Terim, kanıma karışmış. Merhamet dileyen gözlerle rakibime bakıyorum. Bir tükürük attıyor üzerime. Çürük bir domatesi ezer gibi dağılmış suratıma basıyor. Daha bir şey hatırlamıyorum. Bayılmışım. Yüzümde salak bir gülümseme…

…………………………………

 - Ben direk söyledim başbakana. Bu benim köylüm. Babası kömür satardı. Bunu  enerji bakanlığına alın, doğalgaz işini çözer diye.

-Yok kardeşim, boşuna umutlanma. Ben öz be öz amcaoğlumu sokamadım oraya. 

 -Yahu bi faydası dokunmayacaksa sıçayım böyle vekilliğin içine…

- A öyle deme! Karayolları ihalesini götürdün ya!

- Götürdük deme? Bak keyfim yerine geldi.

 ……………………..

- Bu adamlar toplantıya çok iyi hazırlanmışlar, biz bütün gece alem yaptık. Keşke getirmeseydin o kızları.

-Ya hu monşer sen mi kurtaracan memleketi. Bak söylemeyi unuttum bugün bakanlıktan yazı geldi. Konsolosluğu, o tarihi köşke taşıma isteğimiz, kabul edilmiş. Acayip havamız olacak. Sen esas bundan sonra kızları gör.

-Takarım toplantısını.Vur patlasın çal oynasın!

  ………………………..

-Burası orman arazisi değil mi?

- Öyledi. Ama adamlar yapacakları evlerin bahçelerine ağaç dikeceklermiş. Ondan izin verdim.

- Ha o zaman tamam. Yoksa biz yeşilciyiz  biliyosun.

-Biliyorum biliyorum. Akşam ıslatalım bunu!

-Islatalım dostum.

……………………………………….

- Oğlum sen nasıl iş yapıyosun. Kafasız. Kadını bir yıl içinde 3 kez sezeryan yapmışsın.

- Fazladan masraf göster demedin mi abi.

-Ben sana böyle mi dedim. Gerçi tutarda fena değil hani. Zaten dikkatli bakmıyorlar.

-Bence bırakalım gitsin öyle. Köşe olacağız, köşe..

………………………………………

Kafamın içinde müthiş bir uğultu. Üstüm başım kan revan içinde. Kulaklarımda kurumuş kanın rahatsızlığı, hiçbir şey duymuyorum. Gözümü açtım.  Son hatırladığım rakibimin yüzümde patlayan yumruğu ve burun kemiklerimin çatırdısı. Bayılmışım. Yüzümde aynı salak gülümseme…

 Ne kadar oldu bilmiyorum.Karanlıkların içinden bir kız çocuğu çıktı geldi. Sordu.

-Sen kimsin.

-Ben memleketim.

-Niye dayak yiyorsun.

-Dayak yedikçe bayılıp, içerisinde mutlu olduğum, makam ve para sahibi olduğum, tatlı rüyalar görüyorum.

-Senin bu hale gelmene sebep olan olsa olsa kabus olur.

-Olsun. Beni bırak memnunun halimden. 

Kız çocuğu, kulağıma bir şeyler fısıldadı ve karanlık içerisinde kayboldu. “Nereye gitti acaba?” derken bir yumruk daha… Yüzümde aynı salak gülümseme ve beynimde çınlayan kızın kulağıma son fısıldadıkları…

- Sen, sidik birikintisinde yüzen saman çöpünde, kendini kaptan-ı derya zanneden bok sineğisin!

Bir Düş…

 Kasımdı. Soğuk günlerdi. Camı kırık küçük pencereden içeriye giren kar, yerde bir buz tabakası oluşturuyordu. Burası tek dekoru lime lime bir battaniye olan ufak bir hücre, hücrenin misafiri ise yaşı çoktan  70′i geçmiş ihtiyar bir adamdı.

Battaniye’nin üzerinde doğruldu ihtiyar adam. Kurumuş çınar yaprağını andıran, çatlayan yerlerinden kan sızan ellerine baktı. Elleri soğuk ama gördüğü düş sıcaktı. Hayır olsun dedi. Oturduğu yerden kalktı.Ne olmuştu, hatırlamıyordu. Ne kadar süredir baygındı, hatırlamıyordu. Birtek çok üşüdüğünü, titrediğini ve gardiyanın kirli yüzünün “Bu sefer öleceksin ihtiyar diyerek” kendisine sırıttığını anımsadı. Zehirlenmişti. Ve bu ilk zehirlenişi değildi.  Ama bu seferkinin bir farkı vardı, kendisine bütün sıkıntılarını unutturacak bir düş görmüştü.

Yazmalıydı. Ne Yapıp edip  yazmalıydı. Kalem, kağıta ihtiyacı vardı. Nereden bulabilirdi? Birden dışarıdan bir ses duydu. Yüksekliği boyunu geçen ufak pencere, havalandırmaya bakıyordu ve biri ismini sesleniyordu; kendisi ile birlikte tutuklanan ayak üstü sohbet ettikleri mahkumlardan biriydi bu. Kağıt kalem isteyecekti ki, dışarıdan gardiyanın sesi duyuldu. Havalandırma sona ermişti. Ümitleri suya düştü, olduğu yere çöktü. Öylece boşluğa bakıyordu. Yazmalıydı; ama nasıl? Hücrenin karanlık köşesinde birşey gözüne ilişti. Bir kibrit kutusuydu bu. Büyükçe bir kibrit kutusu. Ne zamandan kalmaydı, kimbilir ? “Daha önce niye görmedim?” dedi. Kibrit kutusunu güzelce yırttı. Şimdi en azından yazabileceği bir kağıt vardı. Ama kalem. Çıra şeklinde uzun kibritlerden birini aldı. Arka kısmını bir divit misali inceltti. Elinin üzerindeki kanayan çatlaklardan birinin içerisine soktu ve çevirdi.

Yazdı. Kibrit kutusuna yazdı. Arkadaşı ilk havalandırmaya çıktığında pencereden ona bu kutuyu attı. ”Sen bu yazının emanetçisisin, yazıyı hayatın pahasına koru! Bir genç adam senden almaya  gelecek!” dedi. 

Aradan tam 20 yıl geçti. Bir ilkbahar sabahı çalındı, artık sonbaharını yaşıyan emanetçinin tahta kapısı. Yaşlı adam usulca kapıya yöneldi, mandalını çevirdi ve açtı. Karşısında gökçe yüzlü, yaşı henüz otuzlarında  bir genç duruyordu. Genç selam verdi. İçeriye girmek için müsade istedi.

İhtiyar misafirinin sebep-i ziyaretini anlamıştı. Ama yine de sordu.

-Hoş geldin evladım, benden ne istersin?

- Ben emaneti almaya geldim.

-Sen kimsin?

-Ben, soğuk ve karanlık gecenin bağrında görülen sıcak düşüm. 

Devam edecek…

sunset2Hayat üzerime çok geldiği zaman beni rahatlatan, yüzümdeki bulutları dağıtan bir cümle vardır. ” Hayatımın en güzel gününü henüz yaşamadım. ” ne kadar sıkıntıda olursam olayım, bu cümleyi söylediğimde sanki ruhuma bir pencere açılır ve ben bu pencereden nefes alırım.

Son 3 aydır ayak seslerini duyguğumuz kriz sonunda kapımızı çaldı. İstanbul’da hergün dev diye adlandırdığımız fabriklardan biri kapısına kilit vuruyor. Anadolu’da da durum farklı değil sanırım. Önümüzde zorlu bir dönem var. Bu süre içerisinde bir kısmımız işsiz kalacak, bir kısmımızın sosyal haklarında kesintiler olacak. Esnaf olanlar belki kepenk kapatacak.

Klişe bir söz vardır. ‘Her kriz içerisinde fırsatlar barındırır’ derler. Bu krizdende ayakta kalanlar şüphesiz daha güçlenmiş olarak çıkacak. Sırta vurulan ağırlık nasıl kasları kuvvetlendiriyorsa, kriz de pazularımıza kuvvet kazandıracak. Nietzsche’nin deyimi ile ‘Bizi öldürmeyen herşey, bizi kuvvetlendirecek.’

 Ayakta kalanlar için kriz bir fırsat. Peki işini kaybeden ya da firmasını kapatanlar için; onlar için de mi fırsat? Evet onlar için de fırsat. Nasrettin Hoca ağaçtan düşmüş. Etrafına toplanmışlar, neyin var hocam diye. Bana ağaçtan düşen birini getirin demiş, derdimden o anlar. Zamanında ağaçtan düştüğüm için biliyorum. Yeşil elmanın güneşin sıcağında, kızarıp olgunlaştığı gibi pişiyor insan; mangal boynumda kül yutmam derken, mangalı içeri alıp ciğerinden kepap yapıyor. Tabii hiçbir kriz, hiçbir yokluk ilelebet sürmüyor. Size yürek genişiliği bırakıp gidiyor. Üçe beşe bakmıyorsunuz artık. Elinizdekilerin değerini daha iyi biliyorsunuz, vesselam.

Neyse toparlayalım. Önümüzdeki zor günlerde, Allah milletimizin yardımcısı olsun. ‘94 geçtiği gibi, 2001 geçtiği gibi bu da geçer. Hem unutmamak lazım; BU MİLLET, EN GÜZEL GÜNLERİNİ HENÜZ YAŞAMADI.

7 Büyük Günah

daniel-gandhi1Gandhi toplumların sosyal yapısını bozan 7 büyük günahı şöyle sıralıyor.

1. Prensibi olmayan politika

2. Çalışmadan gelen zenginlik

3. Bilinç ve vicdanı olmayan haz

4. Karakteri olmayan bilgi

5. Ahlakı olman ticaret

6. İsani olmayan bilim

7. Özverisiz ibadet

Doğru söze ne denir?

Meşhur bir hikaye vardır. Kısaca anlatalım. Mısır seferinden dönüşte Yavuz’un hocası Ahmet İbn-i Kemal’ in atının ayağından, Yavuz’un kaftanına çamur sıçrar. Hocasının çekindiğini gören padişah “Bu kaftanı alın, ben ölünce sandukamın üzerine koysunlar. Hocamın atının ayağının çamuru, benim iftihar nişanımdır” der. Nitekim vasiyeti yerine getirilir. Kabrini ziyaret edenler bu kaftanıda bir cam çerçeve içerisinde görebilirler.

Yavuzu bilmeyenler, hayatını inceleyebilirler. Hocası İbn-i Kemal’i bilmek isteyenler ise yine Yavuz’un hayatını inceleyebilirler. Bu perspektiften baktığmızda günümüz Türkiye’sinin bu halde olmasının sebebi öğretmenlerdir. Öğretmenlerimizin bu halinin sebebi ise ülkemizin gariban halidir. Garibanlıktan kastım para yokluğu değil, bilimsel düşünce eksikliği, entellektüel birikimin yokluğudur. Siz insan gücünü iyi bir şekilde eğittiğiniz taktirde (buradaki kastım diploma sahibi yapmak değil, öyle olsa SSCB’den doktora diploması olanlar Laleli’de  tezgahtarlık yapmazlardı)  o topluluk zaten sizi alıp götürecektir. Bilgi güçtür. Bakın avrupa’nın bu hale gelişinin temel sebebi rönesanstır. Parayı getiren coğrafi keşifler rönesans sonrasında gelmiştir. Rönesansın yakıtı ise Haçlı seferleridir. Haçlı seferlerinin en büyük ganimeti, doğunun bilgisidir. Siz bilgiyi elde ederseniz ya da üretirseniz bugün olmazsa yirmi yıl içinde güclü olursunuz. Bu doğanın kanunu; protein alıp, idman yapartsanız kaslanırsınız.

BİR MOLA VERELİM, bugün öğretmenler günü… Tüm öğretmenlerimizin ellerinden öpüyorum. Onların bize öğrettikleri sayesinde bugünkü hayatımızı devam ettirebiliyoruz. En basitinden Reyhan DEMİR (Bana okuma yazmayı öğreten ilkokul öğretmenim.) olmasaydı, bu satırlar yazılamazdı. Bu sebeple bundan önce ve bundan sonraki, yaşantımda yaptığım her iyi işin içerisinde onların hakkı olduğunu düşünüyorum ve bu hak şüphesiz ödenebilecek bir hak değil.

MOLA BİTTİ.  Şimdi akşam televizyonu açacağız. Haberlere bir göz atalım. Flaş flaş geçinebilmek için simit satan öğretmen, flaş flaş İşportacılık yapan öğretmen, flaş flaş gündüz öğretmen gece taksici. Yahu bu böyle bir değil ki ben nice ilaç satan mühendisler, tezgahtarlık yapan fizikçiler biliyorum. Hangi vatan evladının keyfi yerinde ki öğretmenin olsun.

Burada önemli bir soru?  Kaç vatan evladı, kendini kurtarmak bir yana, içinde bulunduğu toplumu da ileriye  götürecek birşeyler yapıyor? Kaç vatan evladı akşam evinde dizi seyretmek ya da zurnacı ile şarkıcının aşkını takip etmek yerine, iki sayfa kitap okuyarak, çoluğuna çocuğuna, eşine dostuna anlatabileceği birşeyleri depoluyor. Biz bu ülkeye ne veriyoruz ki, ondan ne istiyoruz? Unutmadan, birşeyler verme öğretme noktasında önü en açık olanlar, öğretmenlerdir.        

Ben karamsar değilim. Herşey çok daha güzel olacak ve birgün BU ÜLKENİN BAŞBAKANININ TAKIM ELBİSESİ BİR ÖĞRETMENİNİN JEEP’İNİN TEKERİNDEN SIÇRAYAN ÇAMURLA KİRLENECEK. BAŞBAKAN DA BUNU MEZARIMIN ÜZERİNE KOYUN DİYE VASİYET EDECEK.

Hindistan’da saldırı.Hindistan’da çeşitli hedeflere düzenlenen saldırı da yüz yirmi beşin üzerinde kişi hayatını kaybetti. Avrupa ve Amerika’lıları hedef alan saldırıda çok sayda kişi de rehin alındı. Saldırıyı daha önce ismi duyulmamış Deccan Mücahidin üstlendi. Bu arada New York’a metrosuna El-Kaide militanları tarfından saldırı düzenleneceği ihbarı üzerine polis alarma geçti.  

Ne kadar önemli, ama kulağa ne kadar sıradan gelen bir haber değil mi? Önemi haberin insan canı ile ilgili olmasından, sıradanlığı ise son sekiz yıldır nerdeyse ayda bir servis edilmesinden geliyor. Herhalde bu olayları planlayıp, sonra diledikleri formatta medyaya servis edenler de artık toplumda istedikleri etkiyi oluşturmak için farklı yollara başvurmaları gerektiğinin farkındadırlar.

Haberi daha iyi anlayabilmek için doksanların başına S.S.C.B.’nin dağılma dönemine bakmak gerkiyor. O güne kadar Kominizm ile mücadele amacını taşıyan NATO bu tehtidin ortadan kalkması ile misyon itibari ile anlamsızlaşmıştır. Oysa NATO Birleşmiş Milletler’den farklı olarak, ABD’nin küresel askeri operasyonlarına uluslarası meşruiyet kazandırmak için çok daha rahat kullanabildiği bir örgüttür. Nitekim Kominizm olsa da olmasa da ABD’nin NATO gibi bir örgüte ihtiyacı vardır. ABD’nin ihtiyacı olan başka birşey de dişe dokunur bir düşmandır. Lakin düşman cenk ister cenk için ise savaş meydanı gerekli… ABD, İç savaştan beri kendi topraklarında savaşmamıştır. Birinci ve İkinci dünya savaşlarına katılmıştır fakat savaş meydanı olarak Avrupa ve Asya’yı kullanmıştır. İllaki bu düşmanla savaşılacaksa yine bir savaş meydanı lazımdır. Son bir not; ABD bizim bildiğimiz klasik anlamda bir devlet değildir. En azından günümüz itibari ile… Büyük sermaye guruplarının, dünya üzerindeki ekonomik operasyonlarına uluslararası meşruiyet kazandırmak için kurdukları, siyasal bir yapıdır.

Şimdi bir tanımlama yapacağım baklım yukarıdaki birbirinden bağımsız argümanların bu tanımlama yardımı ile bağdaştırabilecekmiyiz. ”Müslümanlar dinleri gereği şiddete yatkın insanlardır. İslam bir terör dinidir. Bu insanların kontrol altına alınmaları gerekir.”  İşe yaradı mı? Bilmem, beraber inceleyelim.

1.Üzerine iftira atılan insanlar hiç bir şekilde bunun aksini kanıtlayabilecek medya ve sermaye gücüne sahip değildir. Bu durum iftaranın kolay tutacağı anlamına gelir.

2.Müslümanların yoğun olarak yaşadığı iki stratejik bölgeye terörle mücadele bahanesi ile yerleşilir. Böylece normal şartlar altında ancak bir dünya savaşı ile işgal edilebilecek bölgeler uluslarası destek ile ele geçirilir. Afganistan ve Irak,  Çin, Hindistan, Rusya ve ABD arasında gelecekte yaşanacak ve enerji güvenliğine dayanan çatışmalarda, kilit coğrafi ve stratejik pozisyondadır.

3.Savaş meydanı ihtiyacı yapılan işgallerle giderilmiş olur. El Kaide Müslümanım der, sonra gider ABD ile savaş için, Iraktaki pazar yerine saldırır. Bir gariplik var ama… Neyse ABD topraklarına da sembolik de olsa bir saldırı gerekir. 11 Eylül bunu karşılar. Dağda, mağarada yaşayan, kullandıkları en son teknoloji radyo olan adamlar , Afganistan’dan gelirler ve yüksek teknoloji gerektiren bir operasyonla İkiz kuleleri yıkarlar. Vay anasını!!! Neyse sadede bakalım; işgalden bu yana 1 000 000 Iraklı yazı ile; bir milyon Iraklı kendi topraklarında öldü.  

4.ABD’nin dişe dokunur düşman ihtiyacı karşılanır. Çünkü ancak düşük yoğunluklu bir savaş sayesinde toplum, kendisini yönetenlere gözü kapalı bağlanır ( tanıdık geliyor değil mi !!!). Üstelik bu düşman SSCB gibi elle tutulur, gözle görülür de değildir. İslamcı terör vurdu mu yıkar valla nereden geldiğini de anlamazsın. Adamlar bellerinde bombalarla geziyorlar. Ne kadar korkunç. Lütfen!!! Lütfen!!! Bush bizi bu canilerden koru.   

5. NATO misyonunu Kominizm ile savaştan terörle savaşa çevirmiş olur. Böylece misyon kazanır. Örgüte varlık sebebi doğar.

 6. Kısa vadede büyük sermayedarlara, büyük kıyak çekilmiş olur. Dünya’nın en büyük petrol rezervlerinden birini şu an ABD çıkarıp satıyor. Yine dünyanın en büyük haşhaş üretim merkezi ABD’nin kontrolünde olan Afganistan’dadır. Küçük bir not: Taliban haşhaş üretimini yasaklamıştı. Yakalanan asılıyordu.

7. Her türlü işkence ile vatanlarından sürülen mazlum Filistinliler bu sav ile ezilmesi gereken teroristlere dönüşür. İsrail’in yaptığı insan hakları ihlalalleri nedeni ile dünya kamuoyunda oluşan kötü imajı düzelir ve yapacağı tüm insan haklarına aykırı operasyonlar meşruiyet kazanır. Sonuçta Müslüman teroristlere karşı savaşıyor.

Sanırım “Müslüman teroristtir” tanımı işe yarıyormuş. İyi ama bu adamlardan terorist olmaz bir de teroriste ihtiycamız var. O da kolay Ladin diye bir figür oluştururuz. Bu adam önemli zamanlarda elinde silahla TV’ye çıkar, mağarasının önünde ” sizin hepinizi öldürecem, hepiniz ufff olacaksınız” diyerek açıklama yapar. Millet te tirtir titrer. Ama Suudi Ladin ailesinin ABD’de büyük yatırımları var, bu dikkat çekmez mi? Olsun o kadarcıktan abdest bozulmaz. 

Gelelim Hindistandaki saldırıya. 

-Efendim? İsimleri Deccan Mücahidin mi? İslam için mi savaşıyorlar. Hadi canım. Babası Müslüman olan, uzlaşı yanlısı bir başkanın iktidara gelmesi ile oluşacak diyolog ortamında; aslında Müslümanlıkla terorizmin bağdaşmadığını insanların anlamasından çekinildiği için bu saldırı düzenlenmesin? Neredeyse yirmi senedir, yürütülen operasyonun tüm teorik alt yapısının çökeceği için olmasın ? Bu iş Obama öldürülmez ise ve gerçekten sözünün eri bir adamsa iki yıl daha sürer.  Sonra dünyanın başına bu gaileyi açan pislikler de, onlara tetikçilik eden, kendilerine Müslüman diyen dinsizler de tarihin kendilerine açtığı lanetliler listesinin üst sıralarında yerlerini alırlar.

Eninde sonunda kazanan hep iyilerdir.

Gitme Demedim mi?

Gidenlere…

16_walktothemist1*Oraya gitme demedim mi sana,

Seni yalnız ben anlarım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

 

Bir gün kızsan bana,

Alsan başını,

Yüz bin yıllık yere gitsen,

Dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

 

Demedim mi şu görünene razı olma,

Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim asıl.

Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

 

Ben bir denizim demedim mi sana?

Sen bir balıksın demedim mi?

Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,

Senin duru denizin benim demedim mi?

 

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?

Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim.

Senin kolun kanadın benim demedim mi?

 

Demedim mi yolunu vururlar senin,

Demedim mi soğuturlar seni.

Oysa senin ateşin benim,

Sıcaklığın benim demedim mi?

 

Türlü şeyler derler sana demedim mi?

Kötü huylar edinirsin demedim mi?

Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?

Yani beni kaybedersin demedim mi?

 

Söyle, bunları sana söylemedim mi?

                                                            (Mevlana)

Gidenlerden olduk. Unutup gidenlerden. Ardımızda boynu bükük, gözü bulutlular vardı. Renge kandık, sureti gerçek sandık, ateş böceklerinin peşi sıra gidip, arkamızda yıldızları bıraktık.

Dönsek şimdi, bir akşamüstü gelsek. Yüreğimizde umutla, cebimizde hayellerimiz ile dönsek… Milletin derdini ense kökümüze yüklesek.  Rotamız yıldızlar olsa, beraber yürüsek yıldızlara… Ayağımıza takılan çerçöpü önemsemeden, tabanımıza batan dikenlere aldırmadan yürüsek. Güç olsa da, alnımızda boncuk boncuk ter, yüzümüzde zorlanmanın acı izleri olsa da yürüsek yıldızlara.

Döneceğiz  ve yüreyeceğiz elbet. Az kaldı. Zerre, kainata gebe… Dev sancılarımızın sebebi de bu olsa gerek.

Az kaldı….

*Anadolu Selçuklu hükümdarı Rüknettin Kılıçarslan Kayseri’de Moğol şenliğine çağırılır. Gidip gitmeme konusunda Mevlana’ya danışır. Mevlana gitme der. Mevlana’nın sözünü dinlemez ve gider. Mevlana ardından bu şiiri söyler. Şenlikte Kılıçarslan zehirlenerek öldürülür.

Bir reklam afişi :)

3050_504_21042008_13

İyi Bayramlar…

67b2954b7221589dd04683dmi8Bu topraklarda güneş, bin yıldır bayram sabahlarına doğuyor.  Bu bayram yine doğacak. Biraz hüzünlü, biraz mutlu karşılayacağız bayramı. Hüznümüz ülkemizin içinde bulunduğu kriz durumundan, mutluluğumuz ise umudumuz olan genç nüfusumuzdan…  Bayramlık ayakkabı alamadığı için kızının gözlerine bakamayan baba, hüznümüz olurken, o kız çocuğunun gözlerindeki pırıltı umudumuz olacak.

Dik durup, azim ve umutla yolumuza devam edeceğiz. Biliyoruz ki ayakkabıdaki delik öldürmüyor ama;  yürekte açılan ve içeriye umutsuzluk, çaresizlik, kendine güvensizlik pompalayan delik öldürüyor. Umudunu kaybedenin başka kaybedecek birşeyi kalmıyor.

Umudumuz var;   

Allı pullu bayramlara ,

Kriz zamanı ticaret kurallarının değil, vicdan kurallarının geçtiği günlere,

Ben gemimi kurtarayım, gerisi hikaye demiyen bir topluma,

Laboratuvarda sabahlayan bilim adamına,

Ahlaklı devlet adamına,

Nasıl bir mirasın üzerinde oturduğunu bilen gence,

İstikbali bayram eden, çalışma azmine,

Umudumuz var.

Umut  fakirin ekmeği derler doğrudur ama daha doğrusunu söyleyeyim umut; toplumu değiştirmeye azmetmiş yüreklilerin,  halkım bayram yapana kadar bana bayram yok diyenlerin yakıtıtıdır.

Bu bayram sabahı güneş yine doğacak,

Elbet bir gün güneş, bayram sabahlarına doğacak.

 İyi bayramlar azimle, umutla…

Klavuzu karga olanın…

1_20081203131241_Neden kısır siyasi çekişmeler içerisindeyiz? Ülkeyi yönetenlerin tartıştıkları konulara bakar mısınız?

- Çankaya’nın meskunlarından biri türbanlı olursa Türkiye Cumhuriyeti batar mı batmaz mı?

-Çarşaflı kadın partiye alınır mı alınmaz mı?  

-Kömür çuvallarının üreticisi iktidar partisinden mi değil mi?

-Kemal Kılıçtaroğlu balon gibi patlayacak, mı; yoksa Gökçek mars mı olacak?

Böyle etten püften tartışmalar daha çeşitlendirilerek, çoğaltılabilir.  Bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Yazıya “ülkeyi yönetenlerin tartıştıkları konulara bakar mısınız” diye girdim. Bu konuları tartışanlar, ülkeyi yöneten insanlar; köşe kahvedeki Mehmet emmi ile Hasan efendi değil.

Kovada ne varsa taşan da o oluyor anlaşılan. Liderlerin sahip oldukları entellektüel birikim ne kadar yoğunsa, ülkelerinde de o kadar köklü değişimlere imza atıp, halklarını bir üst yaşam seviyesine ulaştırıyorlar. Tarihteki önemli liderlerin hayatlarına baktığımızda; bu liderlerin daha yönetime gelmeden, yönetecekleri ülkeyi nereye taşıyacakları hakkında net fikirleri olduğunu görüyoruz. Entellektüel birikim sahibi vizyoner liderler,  reaksiyoner politikalar üretip, günü kurtarmak yerine, ülkeleri için zihinlerinde belirledikleri vizyonun, adım adım gerçekleşmesini sağlayacak politikalar benimsiyorlar.

Bugünkü yönetim kadrosunun, parti ayırmaksızın söylüyorum, yapabileceği en iyi şey yirmi milyar dolarlık IMF kredisinin en uygun şartlarda Türkiye’ye getirilmesini sağlamatır. Ama bizim  Fatih, Atatürk, De Gaulle gibi bir liderimiz olsaydı ihtimal dünyaya şunu diyecekti.

- Sizin yıllardır allayıp pulayıp sattığınız sistem çökmüştür. Biz sırtımızda yılların ihmalini, geriliğini ve ezilmişliğini taşadığımız için bunca yıldır size laf anlatamıyorduk. Bakın bir de bizim sistemizi deneyin, birde yeryüzü mirasçılarının gözü ile şu ekonomik sorunları değerlendirin.

Diyebiliyor muyuz hayır. Üç bin yıllık  devlet kültürünün, iki yüzelli senelik Amerikay’a verebileceği toplu iğne başı kadar entellektüel birşey var mı?  Yok!!! Böyle birşey mümkün mü?  Değil!!!  Bir adam  üç bin yıl, bir dağ köyünün muhtarlığının yapsa onun bile;  kendisinin onüçte bir yönetim tecrubesi olan devlete vereceği bir şeyler olur. Ama bilmek lazım, tarih, sosyoloji, felsefe okumak lazım. Eskilerin deyimi ile münevver olmak lazım. Ancak bu şekilde memlekete vizyon çizersiniz, aksi halde uğraştığınız şeyler böyle incir çekirdeğini doldurmaz.  Çapsız insanların, çılız tartışmaları…

adsizÖrneklendirelim isterseniz. Günümüzde ölçecek mezure bulursak, Fatih’in ve  Atatürk’ün entellektüel çapını ölçelim.

Fatihin daha şehsadeliği döneminde;

Hz. Davut: İbrani birliğini kuran ilk hükümdar

Hz. Süleyman: Hz. Davutun oğlu, Döneminde İbraniler altın çağlarını yaşamıştır.

  • Jül Sezar(M.Ö. 100- M.Ö.44) Roma’yı Roma yapan hükümdar.
  • Büyük İskender: 13 yıl içerisinde ( M.Ö. 336 M.Ö. 323) o gün bilinen dünyanın yarısını fethetmiştir.
  • Nuşirevan ( 531-579) Adaleti ve imar çalımaları ile ünlü Sasani hükümdarı. Dünyada kimse Fars’a Nuşirevan kadar hizmet etmemiştir, sözü yaygın bir deyiştir.
  • I. Allaeddin Keykubat: 1190 1237 Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarı

gibi devlet adamlarının hayatlarını didik didik ettiği, bu iş için ülke dışından tarihçiler getirdiği bilinmektedir. Arapça, Farsça, Latice’nin yanı sıra, İtalyanca, Rumca, Slavca bilyordu. Eski Yunan felsefesine hakimdi. Avni mahlası ile şiirler yazıyordu.     

ataturk14vh71Atatürk’e gelirsek yaklaşık dörtbin kitap okuduğunu biliyoruz. Yaşamı boyuca savaş cepheleri dahil olmak üzere kitap okumayı hiç bırakmamamıştır. Almanca ve Fransızca biliyordu. Nutuğun dışında yazdığı yedi kitabı vardır. Özellikle son dönem Avrupalı düşünürlerin fikirlerine vakıftı. Tarihin alanında zengin bir kütüphanesinin olduğunu da malumumuzdur.

Başa dönersek yönetim becerilerinin yanı sıra ciddi bir düşünsel birikime sahip olmayan devlet adamları tarafından yönetildiğimiz sürece, böyle kısır çapsız bir ülke olmaya mahkumuz. Adamların ufukları ve ufuk sağlayacak bilgileri yok ki vatandaşın önünden gidip yol göstersinler.  Hepsi mi bu şekilde? Değil tabii. Ama onların durumlarını da EŞŞEĞİN HİKAYESİ adlı yazıda anlattım.

Toparlarsak;  Ne demişler klavuzu karga olan bir ülkenin, burnu krizden kurtulmazmış.

Pazartesiye kadar mola

22. 12. 2008′e kadar yokum. Düşenleri toplamam gerekiyor.

Yürüyün gidiyoruz!!!

ucurumdan-atlayan-koyunlarKanuni devrinde  yalnız yaşıyan ihtiyar bir kadının, gece evine hırsız girer.  İhtiyar basar feryadı.  Ne yaparlarsa kadını susturamazlar. Padişahla görüşeceğim der, başka bir şey demez. Olay padişahın kulağına kadar gider ve ihtiyar kadını huzuruna çağırır. Kadının huzura gelmesi ile bağırıp çağırması bir olur,biraz da yaşının verdiği rahatlıkla ağzına ne gelirse, söyler sultana.  Evinin soyulması sebebi ile sürekli padişahı suçlar. O kadar ileri gider ki gören ihtiyarın evini padişah soydu zannedecek!  Sabır taşı çatlayan padişah:

-Bre ihtiyar hırsız evini soymuş, senin ruhun duymamış.  Az uyusaydın da evine sahip çıksaydın!

İhtiyar kadın:

-Başımızdakini uyanık bilirdik onun için rahat uyurdum sultanım.

Padişah kendi malından ihtiyarın zararını karşılar.

Günümüze dair pek çok ders çıkarılabilir bu hikayeden.  Lakin hikayenin beni en çok etkileyen tarafı ihtiyar kadının bir vatandaş olarak, yöneticisine karşı ortaya koyduğu tutum oldu.  

Dünya’nın ilk sosyoloğu olarak kabul edilen İbn-i Haldun (1331-1405) Mukaddime’sinde milletleri insana benzetir. Milletlerde insanlar gibi doğari büyür, yaşlanır ve ölürler. Milletlerde insanlar gibi hastalanır ya da sağlıklı olurlar.  Bireyleri sağlıklı bilinç yapısına sahip toplumlar, sağlıklı milletler meydana getirirler. Bir toplumun bireyleri ne yaptığını, niye yaptığını bilmiyorsa,  şüphesiz bu bireylerin oluşturduğu toplum da yörüngesiz olacak, yulalarından nereye çekilirse oraya meyledecektir.

Milletimizin karakteristiği itibari ile bireyin toplum içerisindeki değerini küçümseyip, genelde cemaat halinde daha doğru bir tanım ile sürü psikolojisi ile hareket eden bir milletiz. .  Bireylerin tek tek kalplerini ve beyinlerini kazanmayı hedefleyen hareketler yerine; onları sürü halinde bir siyasi harekete katmayı amaçlayan, propagandist, sloganlar üzerine kurulu, sığ yaklaşımlar son 50 yılımıza damgasını vurdu. İnsanlar yürüyorlar, slogan atıyorlar, yağmalıyorlar ama niye bu şekilde hareket ettiklerini bilmiyorlar.  Daha kötüsü biz tepkimizi gösteriyoruz, kolay kolay kendimizi ezdirmeyiz deyip, doğru haraket ettiklerini zannediyor, yaptıklarının kendilerini daha iyi bir gelecek sağlayacağını düşünüyorlar. En yakın örnek Cumhuriyet mitingleri… Milyonlar yürüdü. Ne için?

- Cumhuriyet yönetimine bağlılığı göstermek için,

- Ak parti hükümetine tepki için,

- Abdulah GÜL’ün cumhurbaşkanı olmaması için,

- Laik rejime destek için,

- Ülkeye sahip çıkmak için,

-Hava güzel olduğu için

Milyonlar niye yürüdü? Bu insanların işi gücü bırakıp yürümelerini sağlayan ama sonra sabun köpüğü gibi kaybolan itici güç neydi. Bu yürüyüşler memleketin yönetim yapısını nasıl etkiledi. CEVAP: YOK. ETKİLEMEDİ. Çünkü yürütenlerin de yürüyenlerin de net, iyi kurgulanmış, içe sindirilmiş bir amaçları yoktu.  Nitekim 70′ te 80′de devrim yapacağız diye yola çıkanların, devrim yaptıktan sonra o günkü dünya konjektüründe ayakta kalacak bir sistem kurguları var mıydı?  Direnişteyiz, Karşıyız, Düzen değişmeli, bu sistem yıkılmalı. Tamam. Ama sonra ne olacak? Yıkıp yerine ne yapacağız? Biliniyor muydu? Yoksa yegane amaç garibanın ezilmesi üzerine kurulu bu sistemin yıkılması mıydı? Aynı şekilde kendilerini ülkücü ya da milliyetçi olarak tanımlayanlar da, neyin yanında yer aldıklarını? Acaba bunlar dinsiz kominist diyerek kendi kardeşlerine düşman olurken; bu düşmanlığın, kendilerini kimlere dost ettiğinin farkında mıydılar? Yoksa sağcısında da, solcusunda da genel bir uyurgezerlik hali mi var dı? Yürüyün gidiyoruz? Nereye? Yorma kafanı, öndekini takip et.  

İşin özü;  Baştaki hikaye,  gözü uyuyan ama kendi uyanık bir idareci ile uyanık bir halkın hikayesi. Günümüze gelirsek, idarecilerin uyanık olduğu ile ilgili hiç bir şüphem yok. Bize gelince yorumlarınıza bırakıyorum.

 Sahi biz 50 yıldır, nereye yürüyoruz?ymyo_akilli_koyun

Kulağa küpe

Her zaman bulamayacağın şeylerin tiryakisi olma.  Kendi elinle özgürlüğünü kısıtlama!

Mutlu Yıllar…

Bir türlü anlayamamışımdır; belirli günleri niye her sene kutladığımızı… 31 Aralık ta Allah’ın günü 1 Ocak ta …Takvim 2009′u gösterdiğinde hayatlarımızda nasıl köklü bir değişim oluyor ki biz bunu her yıl kutluyoruz?  Kutlanılan bilimum günler ile ilgili fikrim de aynı şekildedir.  Neyse Nietzsche’ in dediği gibi “insanca!  pek insanca!” diyelim ve geçelim. Sonuçta  nasıl olduğunu anlamasam da; ben de kendimi zaman zaman aynı anlamsız heyecanın içinde buluyorum.

 Zaman kavramı üzerine bu kadar kalem oynatınca Mevlana’nın o enfes sözü geliyor aklıma. “Biz her dem tazeyiz. Bizden kim sıkıla?”  Her anı dolu, hareket halinde bir yaşama sahip olmak, yılların hakkını vermekten öte, anların hakkını vermek, durmamak, bulanmamak, yılgınlığa, yorgunluğa düşmemek, pes etmemek, iyi şeyler yapmak, iyi anları ard arda koymak, iyi yaşamak, iyi insanlarla yaşamak, bir heykel gibi ömrü şekillendirmek, keyif peşinde değil ama keyifli bir hayat sürmek… 

Umarım yeni yılımızı da, hayatımızı da bir sanat eserine şekil veriyormuşçasına işleriz. Işıl ışıl ve dönüm baktığımızda bu benim eserim  demekten onur duyacağımız bir sanat eseri…

Mutluluk, sağlık, huzur ve zenginlik yeni yılda da iyilerle beraber olsun…

Kriz var mı, yok mu?

Kriz var mı, yok mu?  Bir kısım işler tıkırında derken, diğer bir kısım memleketin battığını söylüyor. Peki hangisi doğru? İkisi de değil. Peki nedir durumumuz? Krizi başından itibaren değerlendirelim.

Kapitalist sistemi bir düdüklü tencereye benzetirsek belirli aralıklarla bu tencerenin havasını almak gerekir. Bu da krizlerle olur. Bu şekilde hem sistemin yıkılması önlenir, hem de toplumun alt katmanlarında toplanan zenginlik üst katmanlara aktarılır. ABD son yılların en başarılı hava alma operasyonunu gerçekleştirdi. Çünkü söylenenlere göre batan bankalarda bulunan paranın büyük kısmı Körfez, Japon ve Rus sermayesine aitti. Batmayıp satılanlar da ABD’nin önde gelen Yahudi ailelerine satıldılar.(bkz. Bank of America’nın Merrill Lynch’i satın alması) Böylece hem sistemin havası alındı. Hem de biriken zenginlik bir üst tabakaya aktarıldı.  Hava alma operasyonunun faturası da ABD dışına kesildi.

Gelelim Türkiyede kriz var mı yok mu sorusuna. Krizi aşama aşama değerlendirirsek daha kolay cevaba ulaşırız sanırım.

1.  Aşama: ABD finans sektöründe kriz var. Bu aşamada Türkiye’de kriz yok.

2. Aşama: ABD finans sektöründeki kriz Avrupa Finans sektörüne sıçrıyor.  Türkiye’de kriz yok.

3. Aşama: ABD’de spekülasyon ile petrol fiyatlarını şişiren finans kurumları batıyor. Petrol fiyatları düşüyor. Ekonomisi petrole bağlı olan Rusya’da kriz var. Türkiye’de Rusya’ya ihracat yapan firmalarda kriz var. Kriz Türkiye’ye bu tarihte giriş yaptı.

4. Aşama: ABD ve AB finans sektöründeki kriz, kredilerde sıkışıklık oluşturduğundan dolayı bu bölgelerin reel sektörüne etki ediyor. Türkiye’de sadece Rusya ile iş yapanlarda kriz var.

5. Aşama: ABD ve AB reel sektöründeki kriz halkı etkilemeye başlıyor. İnsanlar işsiz kalıyorlar, firmalar batıyor. ABD ve Avrupa halklarının satınalma gücü düşüyor. Bu bölgelere ve Rusya’ya ihracat yapan firmalarda kriz var.  Burada dikkat edilmesi gereken unsur ABD ve AB’den farklı olarak kriz Türkiye’ye finans sektöründen değil reel sektörden giriyor.

6. Aşama: İhracat firmaları kapanmaya işçi çıkartmaya başlıyorlar. Şu anda krizin bu devresini yaşıyoruz. İnsanlar aldıkları tazminat ve son aylıklar ile hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Yani ellerindeki parayı harcıyorlar. Çarşı pazar bir süre daha kalabalık…

7. Aşama: Paralar suyunu çekiyor. İşsizliğin artması sonucu iç talep daralıyor. İç piyasaya iş yapan firmalar mallarını satamadıklarından dolayı işçi çıkartıp, batıyorlar. Burası krizin dibi….

8. Aşama:Batan ya da küçülen firmalar ayakta kalan zeginler tarfından satın alınıyor. Ekonomi yeniden canlanıyor. Bir farkla artık zengin daha zengin, piyasadaki patron sayısı azalmış, kalanlar müebbed işçi…

Biz şu an 6. aşamanın ortasındayız. Daha yaşayacaklarımız var. Denecek bir şey yok. Bu da bizim kulağımıza küpe olsun.

j8i8 Gazze’de yılbaşı sabahı…

İnsanlığı hayvanlıktan ayıran şey, bir tarihi olmasıdır. Hayvan topluluklarında bir kuşaktan diğerine hiçbir şey değişmez iken insan, biyolojik kalıtımdan başka, bir kültürel mirası da devralır. Bir kuşağın icatları bir sonraki kuşağın gelenekleri olur. Oğulları babalarından daha yaşlı kılan bu mirastır.  İnsanlık, canlılardan çok ölülerden meydana gelir.   ( Auguste Comte 1798-1857 )

Geçmişi sadece gelecek yargılar. Dünya tarihi, dünyanın en son mahkemesidir. Tarihi insanlar yapar, ama onlar yaptıkları tarihi bilmezler.  (Hegel 1770-1831)

Zaman iki yokluk arasında bölünen bir varlıktır. İlki olmuş olanın, ikincisi olacak olanın teşkil ettiği yokluktur. ( Aristotales m.ö. 384- m.ö. 322 )

marketing-strategyKriz dönemlerinde nasıl bir pazarlama stratejisi izlenmeli? 

1. Sponsorluk benzeri uzun vadeli markaya yarar sağlayacak ama aynı zamanda ciddi mali yük getiren etkinliklerden kaçınılmalı.

2. Normal zamanlarda fiyatların yukarı çekilmesini sağlayan; erişilmez, elit ürün imajından kaçınılmalı. Marka böyle konumlandırılmış olsa bile markanın bu yüzüne, fazla vurgu yapılmamalı. Kriz zamanlarında parası olsa bile tüketicinin lüks mal satınalma güdüsü körelir. Boş yere müşteri kaybetmenin alemi yok.

3. Tüketiciye hesaplı (ucuz demiyorum, çünkü ürüne göre değişir) alışveriş yaptığını hissettirecek pazarlama iletişimi yapılmalı. Siz ürünü pahalı da satsanız yaptığınız pazarlama çalışması ile tüketici, bu ürünü almakla akıllıca bir iş yaptım diyebilmeli.

4. Tasaruf yapacağım diye tüketici ile iletişim kesinlikle koparılmamalı. Çünkü yarın kriz biter ayakta kalanlar, kriz zamanında bile tüketicinin gözü önünde olanlar, pazarı ele geçirir.

5. Kesinlikle moral bozulmamalı, özellikle tüketici ile direkt temas halinde olan satış ekibinin motivasyonu yüksek tutulmalı. Tüketicinin tercihi her zaman mutlu markalardan yanadır. Kimse sizden acıdığından dolayı alışveriş etmez. Aksine firmanın kötü halde olduğunu bilmek ya da hissetmek, düşük kalitede hizmet alacağım endişesi ile tüketiciyi sizden uzaklaştırır.    

Benim bir çırpıda yazabildiklerim bu kadar. Ama her firma kendi müşteri yapısı çerçevesinde kendi (krizde pazarlama) stratejisini oluşturmak zorundadır. Kriz karanlık olsa da unutmayalım, bütün geceler sabaha doğar.

Demokrasilerin diğer yönetim şekillerinden üstün olan temel özelliği, bu yönetim şekli ile idare edilen toplumların uzun vadede akl-ı selim yolunda hareket etmeleridir. Demokrasi ile yönetilen bir ülke kısa vadede taktiksel hatalar yapabilir ama er ya da geç ülke yönetiminde akl-ı selim üstün gelir.

Şirketler de ülkeler gibidir.  Demokrasi, şirket yapısında kendini, sağlam bir kurumsal kültür, hiyararşi basamakları arasında geçirgenlik ve  idarede şeffaflık olarak gösterir. Bu özelliğe sahip şirketler kısa dönemde yönetim hatalarına düşebilirler ama uzun dönemde kaybettikleri nadirdir. Kayıpların ana nedeni ise özellikle idari yapıdaki bazı sorumluluk sahibi kişilerin ya da direkt şirket sahiplerinin istişare mekanizmasını çiğnemeleridir.

Bu istişare eksikliği karşımıza, dev şirketlere sahip olan Amerika’da CEO sultası ile, ekonomisi kobilere dayanan ülkemizde ise Patron saltanatı ile çıkıyor. Sonuç; her ikisi için de hüsran. ‘Seni maaşımla döverim’ diyen ABD’li CEO’larda, ’en akıllımız en çok parası olanımız’ diyen bizim patronlarda ekonomik krizde çuvalladılar. Neden mi? Çünkü kriz stres getirir. Yoğun stres, kişinin karar mekanizmasını olumsuz etkiler. Stressaltındaki bireylerin tek başlarına verecekleri karalar genelde sağduyudan uzaktır.  İstişare kültürünün hakim olduğu şirketlerde ise, sorumluluk bir topluluk tarafından göğüslendiğinden dolayı,  şirketin akl- selim yolunda hareket etmesi daha kolaydır.

Hep söylüyorum bu kriz bize ders olacak. Zamanla her şey daha iyi olacak.  Hem  zaman en iyi öğretmenmiş. Elbet doğruyu öğretirmiş. Ama saçını seve seve, ama saçından çeke çeke…  Zamanla öğreniyoruz. Nasıl mı?  Sizce ?

rome24M.S.  454 ‘te yani Roma imparatorluğunun son dönemlerinde yıllın 200 günü resmi olarak tatil ilan edilmişti.  Bu 200 günün 175′inde Gladyatör oyunları vardı. Bu şiddet eğlenceleri o haldeydi ki, bunları finanse edemeyen hiçbir imparatorun Roma’da barınmasına imkan yoktu. Bu oyunlar Roma’nın başka kentlerinde de yapılıyordu. Örneğin Vandallar Kuzey Afrika’da önemli bir Roma kenti olan Hippo’ya saldırırken surlardaki yaralı askerlerin iniltilerinin sirkteki seyircilerin uğultularına karıştığı anlatılmıştır. SEYİRCİLER YAKIN ÖLÜM TEHLİKESİ ANINDA BİLE EĞLENCEYLE DAHA FAZLA İLGİLENİYORLARDI. BU DURUM, KÖLELİĞİN, ASALAKLIĞIN, VE  TİRANLIĞIN MÜŞTEREKEN YARATTIĞI BİR PATOLOJİK DURUMDU.

( Mehmet Tanju Akat- STRATEJİ ÜZERİNE )

Günümüze uyarlamaya gerek var mı?…

 

İbrahim ŞAHİN, 1993 yılında İçişleri Bakanlığı’nın talimatı ile Özel Harekat Dairesi’ni kurdu. 1996 yılına kadar Özel Harekat Dairesi Başkan Vekilliği görevini üstlendi. Susurluk olayından sonra görevinden ayrıldı. 2002’de Kayıp Susurluk silahları yüzünden 6 yıl ceza aldı. Geçirdiği trafik kazası sonucu cezası Sezer tarafından affedildi. Şimdi yine tutuklu. Bilgisayarında bulunan krokilerden neredeyse bir cephaneliğe ulaşıldı.

Niye içeri girdi? Niye affedildi?  Bu adam bu kadar kanı bozuk bir adamsa devlet neden Ö. H. D. ‘ni kurma görevini kendisine verdi? Susurluğun bu kadar üzerine giden medyanın bir kısmı, Ergenekon’u niye sulandırmaya çalışıyor?  Sorular, sorular, sorular…Son tutuklamaların akla ilk düşürdüğü sorular…

Büyük tabloya bakalım. Türkiye’de bugünkü manası ile derin devlet geleneği İttihat ve Terakki ile başlıyor. Atatürk’ün mutlak hakim olduğu dönemi bir yana bırakırsak o günden bu yana da var. Hani diyorlar ya “Türkiye’deki Gladyo benzeri yapı, Soğuk Savaşın eseridir” hikaye… Bizde zaten kurulu sistem vardı. Özel Harp, bu sistem içerisine yerleşti. Son operasyon tutukluları  Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım, Zekeriya Öztürk,  ibrahim Şahin,  öncesinde Mahmut Yıldırım, Abdullah Çatlı hep bu sistemin çocuklarıydılar. Bahsi geçen isimlere Özel Harptir, Gladyodur, Susurluktur, Ergenekondur demek safdillik olur. Bu adamlar sistemin sahipleri tarfından yönetip yönlendirilen kişiler ki toplamaya kalkılsa rakam binleri bulur.Kimdir bu karanlık sistemin sahipleri? Devlet gücünü elinde tutan ve belli devlet makamlarını işgal eden art niyetli, halkın kendisini yönetemiyecek kadar saf olduğına inanan kişilerdir. Bu kanı bozuklar bu gün şu olur, yarın bu olur.  Uzun vadeli devlet yönetiminde illegal yapılanmayı önliyecek , şeffaf devlet yönetimini getirecek, sistemi oluşturmadıktan sonra derin devletten kurtulmanız mümkün değildir.. Susurlukta derin yapı sağ eksenli gözüküyordu. Ergenekonda sola döndü. 15 yıl sonra başka tarafa döner. Derin devleti kim ele geçirirse o tarafa döner. Baştaki derinler iner,yerine yenileri gelir. Bir numara yakalanır.  Ama bir numara makamı sabit kalır. Önemli olan makamı ortadan kaldırmak. Devletin her makamını şeffaf, hesap sorulabilir hale getirmek.

Ergenekonun akibetine gelince… Tarih galipler tarafından yazılırmış.

Masallar…

Bir varmış, bir yokmuş;

 Köyün birine, bir şaki dadanmış. Yol kesip halktan haraç alıyormuş. Köyde her türlü fitne fesadın başıymış. Gün geçmiyormuş ki köyde birisi vurulmasın, birinin malı çalınmasın. Canından bezen köylü toplanmış bu derde nasıl çare buluruz diye  konuşmuş. Sonra şakiyi köyün muhtarı yapmaya karar vermişler. Ertesi gün köye huzur gelmiş. Gerci şaki muhtarken de yapacağını yapıyormuş ama; en azından artık kitabına uydurduğundan eskisi kadar etrafa zarar vermiyormuş.  

Bir varmış bir yokmuş;

 Ülkenin birinde fitne fesad kol geziyormuş. Memleketin gençleri  birbirlerini boğazlıyorlarmış. Ülkenin ileri gelenleri birer birer suikaste kurban gidiyormuş. Öğle günler olmuş ki ülkenin başbakanı bile bu kıyımdan kendini kurtaramamış. Velhasıl kelam karanlık günlermiş. Bu ülkede her on onbeş yılda bir ama modern ama postmodern darbeler olup yönetim ve sermaye el değiştirirmiş. Her darbe sonrası ortalık süt liman olurmuş.  

Kimse bu ülkede olanlara bir anlam veremiyormuş mesela;

  • Birgün önce memleket solcu ve sağcı diye birbirini keserken, bir gün sonra ülkede huzur ortamı sağlanabiliyormuş.
  • Bir taraftan irtica geliyor naraları gökleri tutarken, diğer yandan ülkenin bankalarının içi boşaltılabiliyormuş.
  • Ne hikmetse seçimlerden önce şehit cenazelerinde artış olurmuş.
  • Her türlü teknolojik donanımla takip edilen karakollar gündüz vakti küçük bir ordu ile kimse görmeden basılabiliyormuş.

VE SONRA BİRGÜN….. MASALIN DEVAMINI UNUTTUM. HATIRLAYINCA YAZACAĞIM.

Eski Gönderiler »